BÜYÜK SUSKUNLUK ,BÜYÜK TESLİMİYET- Suphi ve Yoldaşlarının Katli-2
BÜYÜK SUSKUNLUK-BÜYÜK TESLİMİYET
Suphi ve Yoldaşlarının Katli-2
Siyasal tarihçi Eric Hobsbawn günlük yaşamda olsun, tarihsel süreç içinde olsun, hiçbir önemli olay bir tek nedenin sonucu olamaz. Değişik düzeylerde bir çok nedenin bulunması olasıdır ve araştırmacı, görünen nedenleri rastlantısal ve önemsiz nedenlerden ayırt etmelidir... der ve ekler Geçmiş, bugüne gelindiğinde birdenbire ve tümüyle yitip gitmemektedir. Fransızların (Le mort saisit le vif) “Ölü diriyi ayakta tutar” deyimi, Fransız Miras Hukukunun ölenin haklarının yaşayanlara kalacağını ifade eden temel bir ilkedir.. der.
Yine tarihçi /siyasetçi Edward Hallet Carr “Tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilmezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlayamayız. “ der.
Siyasal tarihe bakarken anlamını çözemediğimiz bir çok olay ve vakıa ile karşılaşırız. Bir vakıanın sizin açınızda anlamsız ya da onu yaratan nedenlerin belirsiz durumda olması , Hobbsbawn’un dediğini tersinden söyleyecek olursak bu olgunun “rastlantısal ya da önemsiz “olduğu anlamına gelmez. Sadece konu hakkındaki bilginizin yeterli olmadığını gösterir.
Tarihi olaylarda neden sonuç ilişkisini kurarken, bu olayın yaratıcısı olan figürlerin sözleri ve yazdıklarını rehber olarak almak, zihni yormayan kolay bir yoldur. Ama çarpık ,eksik ya da en azından tanzim edilmiş bir anlatının tuzağına sizi çeker. Neyi anlamaya çalıştığımızı dahi bilmeden , başkalarının daha önce defalarca tekrarladığı lafları yeniden tekrarlayarak, tarih üzerinde lakırtı etmek , sizi yüz yıllık ezberlerin ve kurgu tarihin basit bir propagandisti olmaktan öteye götürmez.
Tarihi olayların roman kurgusu içerisinde, takvime bağlı olarak anlatmaya çalışmak ise çoğu zaman konuyu karmaşıklaştırır. Sonuçtan nedene gitmek için takvimde ayrılmak gerekir. Neyi anlamaya çalıştığımızı bilmek için de , doğru sorularla yola çıkmak gerekir.
Mustafa Suphi’nin katledilmesine giden süreci doğru anlatabilmek için sondan başladım. Bunun en önemli nedeni Erzurum Mebusu Mustafa Durak’ın 21 mart 1921 meclis konuşmasıdır.
Mustafa Suphi’lerin katline giden süreci anlamak için bu konuşmayı sona bırakmak zaten sistematiği bozardı.
Şimdi meramımızı daha iyi anlatmak için 21 mart 1921’den geriye doğru 3 ay öncesine gideceğiz. Mustafa Suphi’lerin Erzurum’a ulaştığı güne 22.Ocak 1921.
İLK MECLİSİN KURUCU İDEOLOJİSİ
İlk sorumuzu soruyoruz.
23 Nisan 1920’de ilk Meclisin Kurucu İdeolojisi Var mıdır?
Ardından ikinci sorumuzu soruyoruz.
Eğer bir kurucu ideoloji yoksa ,süreç içerisinde kurucu ideolojinin inşaasına yönelik çabalar olmuş mudur?
Bu sorunun cevabı olumsuzsa, ister yeni bir sistem ,isterse de eski sistemin restorasyonu niyetiyle de olsa “PARTİ” ya da siyasal örgütlenme olmadan ideoloji tartışması yapılamayacağını ilk söz olarak söylemek lazım..
Aşağıda yayınladığım 22 Ocak 1921 tarihli meclis gizli oturumunda Karesi (Balıkesir) Mebusu Vehmi “Bence burada parti kurmak, dinsizlikten, vatansızlıktan başka bir şey değildir. Benim ecdadımın toprakları çiğnenirken, burada birtakım sefiller kalkıp memleketin içine bomba koymaya... teşebbüs etsinler...”deyip , particilik yapanları meclisten atma teklifi getiriyor.
Vehbi hızzını alamıyor “Mevki düşüncesiyle particiliğe kalkışmak, müdafayı işgal etmektir... Bu, dinsizlikten, vatansızlıktan başka bir şey olamaz. “ diye devam ediyor.
Başta Meclis Başkanı Mustafa Kemal olmak üzere ,salonda eski, yeni onlarca partili mebus vardır.
Bu küfürlere verilen cevapları ,daha doğrusu özürleri aşağıda okuyacaksınız.
Mustafa Kemal’in Suphi’lerle ilgili meclisteki konuşması bu güne kadar bir çok kaynakta yer aldı.
Ancak bu konuşmanın gizli meclis oturumunda hangi koşullar altında yapıldığı ve ayrıntıları doğru dürüst hiçbir kaynakta yer almadı.
İlginç olan Mustafa Suphi yoldaşlarının katlini anlatan yüzlerce yayın,kitap ve makalede de bu iki oturumun yer almaması.
Yukarıda söylediğim gibi tarihi olaylarda neden sonuç ilişkisini kurarken, bu olayın yaratıcısı olan figürlerin sözleri ve yazdıklarını rehber olarak almak, zihni yormayan kolay bir yoldur. Bunu da bir dereceye kadar anlamak mümkündür.
Ancak bir konuşmanın hangi amaçla ve hangi zeminde yapıldığını belirtmeden (ya da araştırmadan) sonuç yüklemenin tarihçi ahlakı ile bağdaşan bir şey olmadığını da ilk söz olarak ifade etmek gerekir.
İçerisinden sadece Mustafa Kemal’in konuşması ayıklanıp sunulan ,22 Ocak 1921 tarihli Meclis oturumu ideolojik bir viraj noktasıdır.
Mustafa Suphi’ lerin akıbeti açısından da tarihi önemlidir.
Çünkü 22 Ocak Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Erzurum’a ulaştığı tarihtir.
Yine sondan başlayalım.
Bu yobaz her hangi bir partiye üye olmayı vatan hainliği olarak görmekte ve o kişinin meclisten atılmasını istemektedir. Vehbi’ye ( Mehmet Vehbi Bolak ) ve onu destekleyen diğer mebuslara bu kadar nefret ve yalan dolu konuşmasından dolayı her hangi bir tepki gösterilmiş midir?
Ortada büyük bir komplonun olduğu da açıktır.. Buna rağmen Mustafa Kemal dahil hiç kimseden tepki gelmez. Fevzi paşa dahil herkes savunma pozisyonuna çekilir.
Tutanaklara göre Mustafa Suphi ile ilgili Erzurum Valisi Hamit ve Kazım Karabekir ile Mustafa Kemal arasındaki tüm şifreli telgraf metinlerinin komplocu grubun eline geçtiği anlaşılmaktadır.
Hatta bu komplocu grup öncesinde Ermenistan Sosyalist Cumhuriyeti ile yapılan Gümrü anlaşması görüşmeleri sırasında, Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir arasındaki şifreli telgraf metinlerini dahi ele geçirmiştir.
Bu yetmezmiş gibi , oturum sırasında ve Mustafa Suphi’lerin ulaşmakta oldukları Erzurum’un Müdafai Hukuk Cemiyetinin bir telgrafı o anda salona gelir. Telgraf Erzurum Belediye Başkanı tarafından Müdafi Hukuk Cemiyeti adına gönderilmiştir. Telgraf meclis içerisinde büyük coşku ve alkışla karşılanır.
Bu telgraf metnini her hangi bir kaynakta rastlamadım. Zaten yukarıda da belirttiğim gibi 21 Ocak 1921 tarihli meclis oturumu kimsenin dikkatini ya da ilgisini çeken bir oturum olmamıştır.
Bu telgrafı gönderen “Erzurum Müdafai Hukuk Cemiyetinin” niteliğini öğrenmek için, biraz daha ileri gidip Mustafa Durak’ın 21 mart 1921’deki Meclis konuşmasına bakalım.
Aynen şöyle diyor;
“Efendiler Erzurum ahalisi galeyana geldi, son derecede galeyana geliyor. Zaten orada o vakit Müdafaai Hukuk Heyetinin istifası, yine Bolşeviklerle temas edilmesinden hâsıl olan infial üzerine idi. Tabiî orada yokluk var idi. Bu yokluğu doldurmak için ve çalışmak için, Müdafaai Hukuk Cemiyetini ihyaen aralarında içtima yaptılar ve içtimalarında Müdafaai Hukuk Cemiyeti programları; Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti programı idi. Yalnız üç maddelik bir program daha yapılmış: Anti komünist... Yani komünistliğe karşı müdafaa etmek. Orası o vakit o lüzumu görmüştü ve bu teşkilâttan Hükûmetin ve polisinde haberi vardı. “
Oysa Meclisin gizli oturumunun konusu “Bursa Mebusu ve Diyarbekir İstiklâl Mahkemesi âzası Şeyh Servet Efendi’nin komünizm propagandası yaptığına dair şifre telgraflar”dır.
Onunla ilgili ilginç hikayeyi de ayrıca anlatacağım.
Yeniden telgrafa dönüyorum.
Çünkü çoğu araştırmacının “en önemli delil” olarak olarak gösterdikleri Mustafa Kemal’in meşhur konuşması bu telgrafın salonda okunmasından sonra gerçekleşmiştir.
Bana gizlice başvurulmuştu ve deniyordu ki. ....”Oysa Mustafa Suphi son zamanlarda memleketimize gelmek üzereydi. Bunlardan bir kısmını sahil yoluyla göndermişler, kendisi de Kars üzerinden gelmek istiyordu. Bunu haber alan Erzurumlular, böyle bir adamın memlekete girmesinden son derece rahatsız olmuşlar ve memlekete sokulmaması için girişimlerde bulunmuşlar. Resmi makamlara başvurdular. “Bu adam memleketimize girerse parçalarız...”
.. halkın tepkisi karşısında bu mümkün değildir. Kendisi daha sonra sınır dışı edilmek üzere korunaklı bir şekilde sınır dışına... Benim de görüşümü soruyordu... Geldiği düşünülen bir adamın memleket içinde serbest bırakılması... Erzurum’un uygulamayı düşündüğü... Bunu uygun buldum ve kendilerine yazdım. Bu telgraf da ondan sonra geldi. “
Konuşma kesik kesik , tutarsız bir içeriğe sahiptir.
Mustafa Kemal Meclis Başkanı olmasına rağmen , bu telgrafın ona önceden iletilmediği ,bu telgraftan ve içeriğinden oturum sırasında herkesle beraber öğrendiği ve doğal olarak son derece hazırlıksız olduğu açıktır.
Bu telgrafın okunması ile birlikte oturumun rengi aniden değişmiş, önceki pozisyonunu savunduğu yada koruduğu takdirde, bir darbeyle karşılaşacağını anlayınca Mustafa Kemal teslim olmuştur.
“Resmi “ Komünist Partisi dahil, tüm sol örgüt ve yayınların yasaklanması ve tutuklamalar bundan sonra başlar.
15’lerin cinayetinin en büyük faili olan Mustafa Durak o sırada Erzurum’dadır. Bahsi geçen telgrafı kaleme alanlardan biri de büyük olasılıkla odur.
Mustafa Kemal bir anda 8 Thermidor (Temmuz) 1794’de Konvansiyondaki Robespierre’in durumuna düşürülmek üzeredir.. Verilecek bir önerge ile tüm kadro bir anda tasfiye edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Teslim olmasaydı, telgraf komplolarına hazırlayan ittihatçı ekibin bu senaryo için de hazırlıklı olduğunu anlamak için özel bir çaba gerekmeyeceği düşüncesindeyim.
Oturum açılır açılmaz, okunan Tokat Mebusu Mustafa imzası ile gelen önergede bu komplo fotoğrafını tamamlamaktadır.
22 Ocak oturumundaki konunun tümden komünist örgütlenmeler olması nedeniyle , kısa bir özet olarak o tarihe kadar ki siyasal örgütlenmeleri kısaca bakmak gerekir.
23 NİSAN 1920’DEN 21.OCAK 1921’E -SİYASİ PARTİLER
Mustafa Kemal’in yüzüne baka baka “Parti kurmak dinsizlikten, vatansızlıktan başka bir şey değil” denilen bir ortamda ,Ankara’daki siyasal coğrafyaya kısaca bakalım.
Ankara’da siyasal örgütlenmeler Meclisin açıldığı 23 Nisan 1920’den hemen sonra ortaya çıkmıştır.
HALK ZÜMRESİ;
İlk olarak Halk Zümresini görüyoruz. İngiliz İstihbaratı hazırladığı bir raporda Halk Zümresinin (Fırka) 390 üyeli mecliste 105 üyeye sahip olduğunu işaret eder.
8 Eylül 1920 tarihinde Anadolu’da Yeni Gün Gazetesinde yayınlanan siyasi programın 1.maddesi “Egemenliği kayıtsız şartsız halka vermek üzere Halk Zümresi kurulmuştur.“ diye başlar. Hemen 3.maddesinde İslamiyete ve asrı saadete sadakat vurgulanarak batının ahlak kurallarının reddedildiği sifade edilir. 6.maddede ise anti-kapitalist-anti-empeyalist bir mücadelenin esas alınacağının r altı çizilir.
Yine bu programda ,Devletin temel organı olarak , Bolşevik Sovyet örgütlenmesini benzer şekilde Büyük Şura ,Kaza Şurası,Nahiye Şurası ve liva Şurası getirilirken, toprak üzerindeki mülkiyetin kaldırılacağı, eğitim ve sağlığın ücretsiz Şura hükümeti tarafından karşılanacağı ,yine herkes için ücretsiz barınma hakkının temel bir hak olacağı vurgulanır. Adaletin Halk Mahkemeleri tarafından sağlanacağı,tüm ticari yaşamın kooperatifler üzerinden gerçekleşeceğini de ifade edilir.
Bu program herşeyi ile eksiksiz sosyalist bir programdır.
YEŞİL ORDU (Cemiyeti)
Halk Zümresi ile Yeşil Ordu iç içe geçmiştir. Genel Sekreteri Tokat Mebusu Nazım Beydir. Aşağıda bahsedeceğimiz Bursa Milletvekili Nakşi Şeyhi Servet Efendi önemli bir figürüdür. Diyarbakır İstiklal Mahkemesine üye olarak atanan Servet Efendi İslam ve Bolşeviklik üzerine risale yani bir tür manifesto yayınlar.
Çerkez Ethem’de bu örgütlenmeye katılır. Zaten kapatılma gerekçelerinden biri de bu olacaktır.
Kapatılmasından sonra İstiklal Mahkemesinde açılan dava dosyasına giren 40 maddelik “Yeşil Ordu Talimatnamesi” başlıklı tüzük ve siyasi programa baktığımızda anti-kapitalist,anti-emperyalist sovyetik bir yapıda devlet örgütlenmesi hedeflediğini görüyoruz.
İnkılap öncesi örgütlenme bir tür hücre modeli üzerinden olacaktır. Hücre üyeleri “fedai” olarak sıfatlandırılmakta,sonrasında bu modelin bir tür halk ordusuna dönüşmesi hedeflenmektedir.
Yeşil Ordu sonuç bölümünde kendisini Sosyalist bir örgüt olarak tanıtır.
Yeşil Ordu’nun getirdiği İslamcı/Bolşevik bir parti modeli o dönemin en çok tartışılan konularından biridir.
HAFİ (GİZLİ) TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ
Yeşil Ordu’nun Ankara Komitesinin kurmakla görevlendirilen”Binbaşı Baytar Salih” olarak bilinen Salih Hacıoğlu önderliğindeki grup, Yeşil Ordu’nun tüzüğünü yetersiz bulur ve bazı noktalarda komünist ilkelerle çeliştiğini ileri sürüp, yeni bir program ve tüzük hazırladıktan sonra ,Yeşil Ordu umumî merkezine sunar. Ancak bu yeni program kabul edilmez ve Yeşil Ordu genel merkezi, Ankara komitesinin faaliyetlerini geçici olarak durdurmasını ister. Bu grup da bu isteği yerine getirmeyerek faaliyetlerine Hafi Komünist Partisi veya Türkiye Bolşevik Komünist Partisi ismiyle 14 temmuz 1920’de yayınladığı bildiri ile kuruluşunu duyurur
Partinin kuruluşuna Ankara Hükûmeti nezdindeki ilk resmi Sovyet temsilcisi Şerif Manatov rehberlik eder.. Partinin ileri gelen üyeleri arasında Muallim Mustafa Nuri, Şeyh Kudbettin ve Ziynetullah Nevşirvanov da bulunmaktadır. Sonrasında Yeşil Ordu üyeliğinden tutuklanacak olan Tokat mebusu Nazım Resmor'un önderliğindeki Halk Zümresi'nden de daha sonra partiye katılanlar olmuştur
Bildirge de ,partinin Üçüncü Enternasyonal’a bağlı anti-kapitalist,anti-emperyalist bir çizgide merkezi Ankara’da olduğu ifade edilir.Mustafa Kemal önderliğindeki milli isyan niteliğinde olan Kuva-yı Milliye hareketini ve Milli meclisi desteklediklerini ifade edilir.
25 maddelik program ve tüzüğünde ise Türkiye Bolşevikleri olarak,Rusya’da Sovyet (Şura)sistemini esas olarak alındığı,toprak başta olmak üzer banka,fabrikalar ve ticarethaneler başta olmak üzere,tüm üretim araçları ile demiryolu ve vapur işletmelerinin millileştirileceği, dahildeki ticaretin ise kooperatifler aracılığıyla gerçekleştirileceği söylenir.
Eğitim ve sağlık olmak üzere, tüm temel kamu hizmetlerinin ücretsiz ve devlet karşılanacağı ifade edilir.
Laiklik 14.madde de “ Türkiye Komünistleri dini hükümetten ayırır. Ve dinin serbesliyet-i kamilesini tanır ve hiç kimsenin vicdanına taaruz etmez.Serbest-i Vicdanı ilan eder” diye yer alır.
TÜRKİYE HALK İŞTİRAKİYUN FIRKASI
Baytar Salih (Salih Hovaoğlu) genel sekreterliğindeki Hafi Komünist Partisi 7 Aralık 1920'de Ankara'da Halk Zümresi ve Yeşil Ordu Cemiyeti ile birlikte Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası programını ve kuruluş bildirgesini yayınladı.
THİF’nın yayın organı Emek dergisidir.. THİF'nin dönemi açısından en ileri yanlarından biri, kadınların da parti yönetiminde yer almasıdır.
Merkez Komitesinde, iki kadın, Cemile Nevşirvanova ve Fatma Hacıoğlu görev almıştır. Partinin, Aralık 1920'de ilk gerçekleştirdiği konferans da "Komünizm ve Kadınlar" konusundadır.
1920 yılı Aralık ayı sonlarında patlak veren Çerkez Ethem Ayaklanması ardından hükûmet THİF'e yönelik baskıları artırdı ve Salih Hacıoğlu dahil birçok parti mensubunu kapsayan tutuklamalara girişti. Bunun üzerine 2 Şubat 1921'de partinin Yeşil Ordu kökenli liderlerinden Nâzım Bey ve Şükrü Bey partinin kapatıldığını ilan ettiler.
Yasaklanma sürecini Çerkez Ethem isyanına bağlamak hatalı olur.
Aşağıda yer verdiğimiz 21 Ocak 1921 tarihli gizli görüşmeden anlaşılacağı gibi, Mustafa Suphi’lerin katlini de içeren örgütlü ve planlı gerici bir komplonun bir parçası olarak yasaklama ve tutuklamalar gerçekleşmiştir.
TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ “RESMİ”
Bu kadar yoğun sosyalizm tartışması arasında 18 ekim 1920’de Ankara’da Türkiye Komünist Fırkası resmi kuruluşunu gerçekleştirir. Partinin kurucu Genel Sekreteri meclisin ilk İç İşleri Bakanı olan Hakkı Behiç’tir. Hakkı Behiç bu partiyi Mustafa Kemal’in isteği ile kurduğunu söylemektedir.
Partinin kurulma amacı tüm sosyalist eğimleri tek parti çatısı altnda toplamaktır.Partinin Bakü’de Mustafa Suphi önderliğinde kurulan TKP’nin kuruluşundan 1 ay sonra kurulduğunu da belirtmek gerekir.
Partinin kuruluşu ile birlikte mecliste bulunan Halk Zümresi,Yeşil Ordu grubundaki tüm mebuslar bu partiye geçmesi istenir.
Partinin kurucuları arasında Hakkı Behiç ile birlikte Tevfik Rüştü Aras, Mahmut Esat Bozkurt, Celal Bayar, Yunus Nadi, Kılıç Ali, İhsan Eryavuz, Refik Koraltan, Eyüp Sabri Akgöl, Süreyya Yiğit, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, ve Kâzım Karabekir yer alır
Yunus Nadi'nin Anadolu'da Yeni Gün gazetesi ise partinin yayın organı oldu. Aynı şekilde Hakimiyeti Milliye Gazetesi de bu dönemde partinin yayın organı gibi çalışır.
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal’in tüm yakın kadrosu bu partiye girer.
22. Ocak 1921 oturumundan sonra yaşanan gerici siyasi iklimin sonucu olarak, bu partide kapatılır.
Hakkı Behiç yazdığı mektuplarda kapatmayla birlikte partinin yayın organının polis tarafından basılarak ,bir kısım tutuklamaların gerçekleşmesinden sitayişle bahseder.
Haksız da değildir. Çünkü parti sonuçta Mustafa Kemal’in isteği ile kurulmuş, Mustafa Kemal’in tüm arkadaş kadrosu parti yönetimindedir.
Bu durum anti-komünist gerici komplonun gücünü de göstermektedir.
TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ
Önceki yazımda belirttiğim gibi 10 eylül 1920 tarihinde Bakü’de başlayan, Türkiye Komünist Partisi kongresi 16 eylül 1920’ye kadar sürer.
Kongreye sunulan raporun ilk cümlesi “her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki ,bu kongre zor ortam ve koşullarda toplandı .İstanbul işgal edilmiş,Trakya ve Batı Anadolu emperyalist güçlerin elindeydi.Ülkenin Adana ,Musul ve Kürdistan’a kadar uzanan kesimi askeri harekat alanıydı” diye memleketin “ahvali” ilk cümlede özetlenir.
TKP Mustafa Suphi’nin konuşmasında belirttiği iki temel hedef koyar. Suphi 'Türkiye'deki Ulusal Kurtuluş Mücadelesine katılmak ve enternasyonalist proletaryanın bir parçası olarak Türkiye'de üzerimize düşen görevlerimizi yapmak' diye özetleyecektir. 6 gün süren kongrede , tüzük ve program kongrenin onayını alırken, TKP İşçi ve Köylü Partisi olarak kendini tanımlar.
Kongrede tam oy hakkına sahip 32 delege ile istişari oy hakkı olan 42 temsilci katılmıştır. Bu heyet Mustafa Suphi,Mehmet Emin ,İsmail Hakkı,Hilmi oğlu Hakkı,Ethem Nejat ,Nazmi ve Süleyman Nuri’den oluşan 7 kişilik bir Merkez Komite seçer. Merkez Komitenin aldığı ilk kararlardan biri partiyi Türkiye’ye taşımaktır.
MOSKOVA ANLAŞMASI
Burada önemli bir not olarak 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Anlaşması adı ile bilinen Türkiye-Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Anlaşmasından da bahsetmek gerekir.
8. Maddede “Sözleşme taraflarının, toprakları üzerinde karşı Taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklarından birinin Hükûmeti rolünü üstlenmek savında bulunan örgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşın amacında olan grupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeyi yükümlenirler “ denmiştir.
Anlaşma yürürlüğe girdikten sonra bu hüküm uyarınca , Mustafa Suphi ‘nin geride bıraktığı önce TKP-Dış Büro ismini taşıyan, daha sonra TKP-Teşkilat Bürosu ismini alan bu örgüt Sovyet yetkililerinin talebi üzerine kapatılmıştır.
Bu nedenle Mustafa Suphi’lerin önderlik ettiği partinin, Moskova anlaşmasından sonra Sovyet toprakları içerisinde varlığını sürdürmesi hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.
Sovyet yetkilileri bu hükmü son derece katı bir şekilde uygulamış, bir seksiyon olarak dahi Gürcü Komünist Partisi içerisinde Türk Komünistlerinin yer almasına izin dahi vermemişlerdir.
Karesi Mebusu Vehbi’nin “ dinsizlikten, vatansızlıktan başka bir şey olamaz” dediği fotoğraf aynen budur.
Mustafa Kemal dahil hiçbir kimse bu hakarete sesini dahi çıkaramaz.
21 OCAK 1921 TARİHLİ GİZLİ OTURUM
Yukarıda belirttiğim gibi gizli oturumun gündemi bellidir. Gündem Bursa Mebusu aynı zamanda Diyarbakır İstiklal Mahkemesi üyesi Şeyh Servet Efendi’nin bolşevik propagandası yapmasıdır.
Siverek Milletvekili: Abdülgani,Mardin Milletvekili: Derviş,Siirt Milletvekili: Salih,Ergani Milletvekili: Rüştü
Ergani Milletvekili: M. Emin, Genç Milletvekili Ali Haydar imzalı tahrirde aynen şöyle denir.
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına,
Diyarbakır İstiklal Mahkemesi üyelerinden Bursa Milletvekili Şeyh Servet Efendi’nin Ankara’daki daha önceki vaazları ve bilinen risalesi, onun siyasi ilke ve hedefler bakımından Bolşevizm akımına hizmet ettiği ve bu akımı yaydığı yönünde açıkça bilinmektedir. Bununla birlikte, kişisel kanaati olsa bile, şer’i ve dini esaslarımıza uymayan inanç ve teorilerden haklı olarak korkan ve çekinen saf halk nezdinde, onun telkin sıfatını Yüksek Meclis’ten aldığına dair bir zan ve şüpheye yol açacağı kesindir.
Bu durum, söz konusu bölgenin bilinen ve apaçık hassasiyeti ve önemiyle bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, adı geçenin söz konusu bölgedeki görevinden alınması veya başka bir bölgeye nakledilmesi hususunu saygıdeğer genel kurula arz ve teklif ederiz.” denmektedir.
Toplantı açıldıktan sonra İç İşleri Bakanına gönderilmesi talebi ile Yozgat Mebusları Rıza ve Bahri imzalı bir teklif verilir.
Bu başvuru aynen şöyledir.
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit Bey nezdinde görülen ve Akdağmadeni Belediye Reisi Halit’in imzasını taşıyan telgrafta, “İştirakiyyun (Sosyalist) veya Komünist partilerden hangisine katılayım?” şeklinde bir başvurunun yapıldığı üzüntüyle öğrenilmiştir.
Bu sakat görüşün memleketimize kadar yayılmış olmasından ve adı geçen kişinin belediye üyelerinden olup reis vekili konumunda bulunmasından dolayı, derhal görevden alınarak yerine başka birinin atanması emrinin ilgili yere hızla bildirilmesi, beklenen kötü yayılmanın önüne geçeceği düşüncesiyle, İçişleri Bakanlığına sunulmasını arz ve teklif ederiz.”
YÜZ OTUZ ALTINCI TOPLANTI
22 Ocak 1921 Cumartesi,
Üçüncü Oturum
BAŞKAN: Vehbi Efendi Hazretleri
KÂTİP : Feyyaz Ali Bey (Yozgat)
BAŞKAN: Çoğunluk sağlandı. Oturumu açıyorum. Müzakerelere başlıyoruz.
2. Konu: Bursa Milletvekili ve Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Üyesi Şeyh Servet Efendi’nin komünizm propagandası yaptığına dair şifreli telgraflar.
BAŞKAN: Konu üzerinde müzakerelere başlıyoruz.
(Teklif
okundu)
Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Paşa Hazretleri
açıklama yapacaktır.
Ancak, öncelikle Paşa Hazretleri tarafından Genel Kurul’a sunulan iki telgrafın kopyası var, bunları okuyoruz.
Büyük Millet Meclisi Genelkurmay Başkanlığı
Ankara, 17 Ocak 1921
Şube:
2
Sayı: 523
Büyük
Millet Meclisi Başkanlığı’na
Sivas’tan
geçen bir memurumuzdan alınan iki şifreli telgrafın kopyası ekte
yüksek makamınıza sunulmuştur, efendim.
Genelkurmay
Başkan Vekili
Fevzi
Genel Kurul’a,--- 18 Ocak 1921
Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’ne atanan Şeyh Servet Efendi, Bolşevik propagandası yaparak gitmekte ve Sivas’ta bu doğrultuda vaaz vermiştir.
Burada Öğretmen Ruşen Zeki ve Avukat Şakir Beyler Bolşevik propagandası yapmaktadırlar.
Bu konuları bence önemli gördüğümden arz ederim, efendim.
Diğer Telgraf:
Ankara’da bulunan Bolşevik heyeti, memleket içinde para karşılığında Müslümanlar aracılığıyla propaganda yaptırmaktadır.
Türk komünist halk partilerinin memleketi çöküşe götüreceği kanaatindeyim ve bu görüşümde ısrarcıyım.
Kamuoyu ve memleketin bölünmeye tahammülü kalmadığı, merkezden uzaklaştıkça çok açık ve net bir şekilde görülmektedir.
Buna dair 15 Ocak 1921 tarihli telgrafımı önemle arz ederim, efendim.
Ahmet Cemil
REİS — Bu konuyla ilgili olarak Tokat Milletvekili Mustafa Bey’in bir önergesi var, okutuyorum.
Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına ,
Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasına neden olan en önemli etkenlerden birinin, memlekette asayiş ve düzenin sağlanması ile kamuoyunun tek bir noktada birleştirilmesi olduğu şüphesizdir.
Memleketin on on beş yıldır particilik belasıyla karşılaştığı felaketler ve bu nedenle kamuoyunda ortaya çıkan sapkınlıklar, açıklamaya gerek olmayacak kadar açıktır.
Yüksek Meclis’in kuruluşu sırasında tüm değerli üyeler, memleketin kurtuluşu ve bağımsızlığından, ayrıca Hilafet Makamı’nın kurtarılmasından başka bir amaç gütmeyeceklerine dair yemin etmiş olmalarına rağmen, maalesef bazı değerli arkadaşların tüm bu gerçeklere aykırı olarak, memleket içinde ve hatta İslam dinine muhalif bir şekilde bazı akımlar oluşturmaya, bu konuda konferanslar düzenlemeye ve kısacası her yolla faaliyet göstermeye çalıştıklarına üzülerek şahit oldum.
Böyle bir dönemde, memleketin huzur ve birlik ihtiyacının çok büyük olduğu bir sırada, tüm değerli arkadaşların bu tür parti ve ayrılıkçılık faaliyetlerinden kaçınması ve aksine hareket ettiği tespit edilenlerin Meclis’ten çıkarılması konusunun karara bağlanmasını, memleket ve milletin selameti adına teklif ederim.
2 Ocak 1336 (1921)
Tokat Milletvekili
Mustafa
REİS
—
Efendim, izin verirseniz önce önerge sahiplerine söz vereyim,
sonra diğer arkadaşlara.
Söz Mustafa Bey’in... Önce Fevzi
Paşa Hazretlerinin özel görüşlerini öğrenelim, bir parti
lehinde propaganda yapıldığı...
FEVZİ PAŞA (Milli Savunma Bakanı) (Kozan) — Efendim, Diyarbakır’daki (P) teşkilatına görevli olarak gönderdiğimiz memur, yolda gördüğü durumları açıklayan bu telgrafı çekiyor. Bilindiği üzere mahkemeler tarafsız ve bağımsız olmalıdır. Bu tür hareketler ve düşünceler, kesinlikle görevlerine etki eder. Yüksek Meclisiniz neye karar verirse o uygulanır. Bu tarz bir hareket şüphesiz ki kabul edilemez ve bu yüzden konuyu arz ettim. Yüksek Meclisiniz... kendi mahkeme etkisiyle... Yüksek Meclisiniz nasıl karar verirse o şekilde olur.
MUSTAFA BEY (Tokat) — Efendiler, geçenlerde Atpazarı’nda dinç, genç üç dört köylüye rastladım, konuşuyorlardı. Ben de kulak misafiri oldum. Köylüler diyorlardı ki: “Burada bir dernek kurulmuş, bolca para veriyorlarmış, hem oradan para alacağız hem de zenginleri soyacağız ve mutluluğumuzu sağlayacağız. Bütün gün tarlada çalışmaya gerek yok... Para almışlar...”
Ben bunları dinledikten sonra aşağı yukarı geldim, araştırma yaptım. İş bizim içimizden, Karahisar Milletvekili Şeyh Servet Efendi ve bir de Mardin Milletvekili, toplam üç kişi. Anlaşıldı mı?
Benim duyduklarım bunlar... Birtakım yabancılardan para almışlar, bilmem ne yapmışlar. Bunlar köylüleri teşvik ediyorlarmış. Hâlbuki biz buraya bunun için toplanmadık; düşmanı kovmak, memlekette birliği sağlamak, bağımsızlığımızı kurtarmak, sınırlarımızı belirlemek için toplandık.
Oysa bunlar öyle bir bomba bırakıyorlar ki ne memleket ne de halk kalacaktır. (Alkışlar) Millet birbirini kıracaktır. Bence bu gibilerin Meclis’ten çıkarılması gerekir. Bizim vekâlet ettiğimiz halk buna kesinlikle razı değildir.
REİS — Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına şimdi bir telgraf geldi. Erzurum Belediye Başkanı Zakir Bey, sanırım Belediye Başkanıdır. (Telgraf okunur) (“Yaşasın Erzurumlular” sesleri)
MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara) — Efendiler; vaktiyle Bakü’ye, Mustafa Suphi başkanlığında bir heyetin memlekete gelmek istediğinden ve bunların bir komünist partisine mensup olduklarından bizi haberdar etmişlerdi. Bu Mustafa Suphi’nin ahlakı hakkında bilgi sahibi olan birçok arkadaşımız var. Erzurum’un saygıdeğer halkı, bunu en yakından tanıyanlardır. Oysa Mustafa Suphi son zamanlarda memleketimize gelmek üzereydi. Bunlardan bir kısmını sahil yoluyla göndermişler, kendisi de Kars üzerinden gelmek istiyordu. Bunu haber alan Erzurumlular, böyle bir adamın memlekete girmesinden son derece rahatsız olmuşlar ve memlekete sokulmaması için girişimlerde bulunmuşlar. Resmi makamlara başvurdular. “Bu adam memleketimize girerse parçalarız...”
MUSTAFA KEMAL PAŞA (Devamla) — Bana gizlice başvurulmuştu ve deniyordu ki... halkın tepkisi karşısında bu mümkün değildir. Kendisi daha sonra sınır dışı edilmek üzere korunaklı bir şekilde sınır dışına... Benim de görüşümü soruyordu... Geldiği düşünülen bir adamın memleket içinde serbest bırakılması... Erzurum’un uygulamayı düşündüğü... Bunu uygun buldum ve kendilerine yazdım. Bu telgraf da ondan sonra geldi.
VEHBİ BEY (Karesi) — Efendim, Yüksek Heyetinizin... devam ettiğini hatırladıkça... derhal kaldırılması gerekip gerekmediğine karar verileceğine... Biz buraya neden toplandık? Memleketimizin cennet gibi bölgeleri, en kıymetli mabetlerimiz ve birçok İslam abidelerimiz bugün en adi bir düşmanın ayağı altında çiğnenmektedir ve biz hâlâ karşısında saldırıya geçmek değil, savunma durumundayız. Bu durumu yirmi ay sonra ancak sağlayabildik. Son olarak, Cenab-ı Hakk’ın yardımıyla İnönü’de kazandığımız zaferle davamızın henüz başlangıcını temin etmek üzereyiz. Neredeyse bu durum karşısında Bizans’ın, İstanbul’un bütün parti akımları, bütün kirli işleri Ankara’nın temiz ortamına da... bulaşmak eğilimi göstermiştir. Bugün hâlâ bir karış toprağımızı kurtaramamışken, kadın, erkek, yaşlı, genç, Sultan Osman’ın ve Ertuğrul’un türbesine varıncaya kadar en büyük makamlarımız, en yüksek mevkilerimiz Yunan tarafından çiğnenirken, burada partiler kurmaya çalışıyoruz. Bence burada parti kurmak, dinsizlikten, vatansızlıktan başka bir şey değildir. Benim ecdadımın toprakları çiğnenirken, burada birtakım sefiller kalkıp memleketin içine bomba koymaya... teşebbüs etsinler...
Efendiler, yeter! Bu memleketin son sığınağı, son dayanağı işte bu kutsal topraklardır.
Mevki düşüncesiyle particiliğe kalkışmak, savunmayı işgal etmektir...
Bu, dinsizlikten, vatansızlıktan başka bir şey olamaz.
Efendiler, biz buraya kelleyi koltuğa alarak geldik. Bugün, hamdolsun, o günkü durum geçti. Ancak memleket hâlâ kurtulmadı.
Uşak’ta bugün Yunan kuvvetleri... hayalden hatırdan geçecek bir şey değildir. Vakit bulamayan Yunan, İstanbul’da hükmünü yürütüyor.
İslam’ın payitahtında, Anadolu’da bulunuyor. Venizelos’un özel gününde, bütün Müslümanların ezandan başka bir şey duymadığı Balıkesir’de, kadısı bile zorla kiliseye götürülüyor.
Onlar orada bu felaketler altında inlerken... Kahrolsunlar. Arkadaşımın ima ettiği şeyi biliyorlar, ki hiçbir zaman Muhittin Baha Bey, diğer arkadaşlar benim aklımdan... (Devam devam sesleri) Dolayısıyla efendiler, biz bu memlekette ve zannediyoruz ki hepimiz tek tek... eğer başımıza birer şapka koysaydık, herhalde daha müreffeh ve mutlu bir yerde olurduk... Ama bizi sevk eden yegâne şey, yalnızca ve yalnızca Muhammedî ezan... (Alkışlar) Bunun karşısında efendiler, bugün gözümüzün önünde bir Azerbaycan faciası var. Oradan gelen Müslümanlar var. O faciayı bu Müslümanlardan dinlerseniz, efendiler, gözlerinizden yaş akar.
Yunan ne yapmışsa, ne yapıyorsa yapılmış ve görülmüştür. Dolayısıyla bu memleket, ancak ve ancak İslam ahkâmının ve Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinin devamıyla kurtulur ve bu millet onun hizmetkârı olmak için çalışıyor.
Başka yolda çalışanlara bin kere lanet olsun. Çok açık, çok net... Ticaret hakkı vardır, satış hakkı vardır. Dolayısıyla ben evladımı hiçbir zaman piç olarak kabul edemem. Bu memleketin ihtiyaç duyduğu... elimizden geliyorsa, vatanını seven her fert, dinini seven her fert, aklın ve mantığın kabul ettiği yolu izleyelim.
Efendiler, ben Bolşeviklik hakkında açıklama yapmayacağım. Herkesin bildiği, öğrendiği bir durumdur. Bilmeyen kalmamıştır. Vatanını seven her fert, dinini seven her ferdin yapacağı bir şey varsa, o da memleketin milletini ihtiyaç duyduğu adaletten nasiplendirmektir. Başka bir şey yoktur. Dolayısıyla bu memlekette yalnızca adalet partisi vardır. Bolşevikler bizden bir şey beklemiyorlar.
Kendileri ister ki dünyaya bu kanaatlerini yaysınlar. Umuluyordu ki Bolşeviklerden bir fayda olur ve olabilir ki...
Efendiler, biz bir mahkemeye üye seçiyoruz. Hiçbir örneği görülmemiş bir şeydir ki idam kararını derhal veriyoruz. Bize resmen teklif ettikleri halde, memleketin durumu karşısında bunu ileri sürmek, bence, efendiler, önceki... bir camide vaaz ediyor... Ve değiştirmiştir. İşte, hoca efendilerin hepsiyle görüştüm, şahitlik ederim...
O adam buradan gidiyor. Yüksek Meclisinizin kanaati dışında başka bir kanaat telkin ediyorlar. Bu nasıl bağdaşır ki...
Biri diyor ki: “Aleyhissalâtü vesselam efendimizin mirası kalmaz...” Dolayısıyla onu... kâfirdir. İşte hoca efendiler; öyle bir fitne ki, Allah korusun, memleketi felakete götürür. Ayet-i celilenin bile zamana göre manası vardır ve hatta Bedrettin Simavî de... bu herhalde İslamiyet’e uygun bir şey değilmiş... Efendiler, bence ilmi halini bilen bir Müslüman... mirası kalmamıştır.
Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinin metinleri... götürmek istiyor ki... Dolayısıyla ben, efendiler, mademki resmen teyit edilmiştir ki... memleketimizde bir bildiri... Ancak bu Meclis, vatanın savunulması için burada toplanmıştır. Fakat hiçbir zaman bunları inkâr etme cüretinde bulunamaz.
HULUSİ EFENDİ (Yozgat) — “Hasbünallahü veni’mel vekil” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir).
VEHBİ BEY (Karesi) — Büyük bir içtenlikle konuştuğu için, milletimiz adına tüm varlığımla teşekkür ederim, başka bir amacı yoktur. Meclis adına bu yolda konuşanlar bozguncudur. Hissiyatımı ifade ederken içimde bir dert... Kısacası şunu söyleyeceğim: Bizim her ferdimizin... Osmanlı milletinin her ferdinin sözle ve kalben birleşmesidir.
Tüm varlığımızla milletim adına teşekkür ederim. Yalnız, ne kadar açıklasa da... açıklamıştır. (Va’tesimu bihablillah) “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.” Şer’i şerifin hükümlerine sarılın. Din düşmanlarına karşı, sağlam bir yapı gibi direnin. Bunu bize şer’i metinlerimiz emrediyor. Vatanımızın kutsal topraklarında, kutsal evlatlarımızın kanlarını... o yabancı hainlere karşı... teşvik ve özendirme yaparak kutsal cihada yöneltmek gerekirken, tam tersine vatan evlatları arasına ayrılık sokarak... propaganda yapanların amacı nedir?
Efendiler, hiçbir Müslümanın, hatta az çok eğitim almış, hatta ilkokul eğitimi görmüş bir kişinin bile böyle cahilce... Maalesef ki bizi kandırmaya çalışan, başında büyük imam kisvesi olan bu adamın fikri, hangi ilim cemiyetinde İslam dünyasına faydalı kabul edildi? Eğer böyle bir fikri varsa... kendi kendine mi milletin idaresini eline almış ki milleti kendi fikrine uydurmak istiyor? Burada muazzam bir Millet Meclisi varken böyle bir şey olabilir mi, söyleyin?
Herkes kendi hevesine, kendi fikir ve içtihadına göre hareket edebilir mi?
Hükümetin en önemli görevlerinden biri, Anayasa’da belirtildiği üzere İslam ahlakını korumaktır. Bu gibilerine bu yetkiyi kim vermiştir?
MUSTAFA BEY (Tokat) — O yetkiyi Bakanlar Kuruluna verelim.
VEHBİ BEY (Karesi) — Anayasa vermiştir. İşte burada büyük bir samimiyetle Yüksek Meclis’e arz ederim... Erzurum’a verdiği emir de bunu destekler, ki Erzurum’a gelen heyetin kovulmasıydı.
Bu yönden de görevini yerine getirdiği için kendisine teşekkür ederim.
Kısaca şunu söyleyeceğim: (Elfitnetü eşeddü minelkatl) “Fitne, öldürmekten daha beterdir.” İslam dünyasının birbirine düştüğü bu dönemde bunları ortadan kaldırmak, şer’i şerifin hükümlerine dört elle sarılmak gerekirken, milleti önü alınmaz bir duruma düşürmek, dine saldırmak cinayettir.
Bu öyle bir cinayettir ki affı mümkün değildir. Eğer engellenecek bir şey varsa, birincisi... ne tür efendiler, ne biz. Dinimizden mi çıktık, kitabımız mı yok, nedir bu?
Açalım kapıları, gelsin yabancılar, onlar yapsın. Bir yabancı gelirse millet buna kanmaz. O bilir ki o yabancıdır. Ama alim kisvesinde, İslam kisvesinde...
Allah lanet etsin, kahretsin milleti kandıranları.
Bunlar milleti birbirine düşürecektir, Allah korusun.
Onun oradan derhal kaldırılarak İstiklal Mahkemesine... gönderilmesi gerekir.
Herkes kendisine verilen görevi yapmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de “velâtefreku...” (Ayrılığa düşmeyin) buyuruluyor.
Milletin bugünkü felaketinin sebebi partilerdir.
Bundan sonra tüm İslam milleti, istisnasız, bu Millet Meclisi’nden dinin korunmasını istiyor. Millet bizden bunu istiyor.
Millet bizi buraya neden gönderdi?
Bizi buraya gönderirken millet ve özellikle seçmenlerimiz dediler ki: Biz birkaç kez seçim yaptık, onlar bir iş görmedi. İnşallah siz, ümit ederiz ki iş görürsünüz, çünkü Anadolu’nun göbeğinde... İslamiyetin yayılmasına çalışacaksınız ve İslamiyetin aleyhine çalışan birtakım insanları, münafıkları ortadan kaldıracaksınız...
Biz bu fikirle geldiğimiz halde, maalesef Anadolu’nun göbeği olan bu İslam ortamında...
Ama bilirsiniz ki insanlar ne kadar fitneci, ne kadar hırslıdırlar. İnsanlar bilirsiniz ki ne kadar şeytandır. İşte bu gibi adamlar, maalesef bu gerçeği anlayamayarak zavallı mazlum milleti kandırıyorlar. Bu büyük bir cinayet, büyük bir kabahattir efendiler.
Biliyorsunuz efendiler, ben daha önce duydum, yine duyuyorum. İsmi geçen zatın bir risalesi var. Öncelikle Şeriye Vekâleti tarafından... önemli bir risale yazılması gerekir.
Vehbi Efendi kardeşimizin buyurduğu gibi, hükümetin temel prensibi dindir. Bütün Müslümanların dini esasları, hükümetin birinci prensibidir.
Dolayısıyla böyle galeyana gelen milleti susturmalı, yoksa millet büyük bir fitne çıkaracaktır. Milletimiz evladını istedi, gönderdi. O kadar fedakârlık yaptı. Millet on senedir kan akıtıyor. Bu kadar kanı, bu kutsal vatanını korumak için verdi. Önce vatan, sonra din... Dolayısıyla, tüm teklifimize hazır olan milletimiz, istediğimiz fedakârlığı yapıyor, evlatlarının kanını feda ediyor ki vatanları selamette kalsın. Milletin verdiği yetkiyle, milletin genel fikrine, aleyhine hareket edenleri millet acaba kabul eder mi? Seçim çevresi de bunu kabul etmez.
Sonuç olarak, Meclisimiz bu oturumda Şeyh Servet Efendi hakkında yapılacak tedbiri alsın.
BASRİ BEY (Karesi) — İslam dünyasının gerilemesinin en önemli sebeplerinden biri, hepimizin bildiği üzere taklitçiliktir.
Göz kamaştırıcı teoriler, yaldızlı haplar gibi bu millete yutturulmak istenmiştir.
Milletin milli kimliği ve gerçek özü unutularak, millet bu şekilde kendi benliğinden uzaklaştırılmıştır ve bu nedenle İslam dünyası gerilemeye sürüklenmiştir.
Efendiler, tarihin zincirleme olaylarından bahsetmeye gerek yoktur. Son yılları dikkate alırsak, görürüz ki bir ara Fransız olduk, bir ara İngiliz olduk. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanlığa kalktık. Kimi zaman sakallarımızı tıraş ettik, kimi zaman Alman olduk, vesaire.
Kısacası, kendi milli kimliğimizi, gerçek özümüzü ayaklar altına aldık. Batı’yı sürekli taklit ettik. Şimdi de Bolşevik olmak istiyoruz. Eğer “Bolşevik olalım” demekle hemen Bolşevik olunabiliyorsa ve bunda memleket adına bir fayda varsa, olalım. Ancak bu, “Bolşevik olalım” demekle olacak bir şey değildir. Her şeyden önce, Bolşevikliğin ortaya çıkmasını gerektiren şartlar, özellikle Türkiye’de mevcut değildir. Türkiye, Rusya değildir. Türkiye, Rusya gibi ruhbanlığın tahakkümü, emperyalizmi ve kapitalizmi teşvik eden dar bir dine sahip değildir.
Türkiye ve tüm İslam dünyası, dayanışma ve gerçek kardeşliği, birçok sosyal, siyasi, hatta estetik esasları içinde barındıran bir dine sahiptir. Bu yüzden burada ayrıca Bolşevikliği uygulama imkânı ve ihtiyacı yoktur.
Dolayısıyla, Bolşeviklik bizim memleketimizde, bizim ortamımızda uygulanabilirlikten yoksun bir teori olarak kalmaktadır.
Efendiler, sosyal meseleler, beş on kişinin ortaya çıkıp ruhen vatandaşlık değiştirmesiyle çözülebilecek şeyler değildir.
Sosyal sorunlar, yıllara, hatta asırlara ihtiyaç duyan şeylerdir. Bunlar birkaç günde çözülemez. Gerçi Bolşeviklerle bir dostluk anlaşması yaptık.
Bu siyasi bir meseledir.
Ancak Ruslar, bizimle dostluk kurduğumuz için bizi Bolşevik yapmak istemiyorlar; isteseler bile, esasen Bolşevikliği gerektirecek bir şey bizde olmadığı için bu, imkânsız bir teklif olur ve biz buna reddederek karşılık veririz.
Bununla birlikte, efendiler, Bolşeviklik meselesi ihmal edilecek bir mesele de değildir. Bugün Doğu’da, Hilafet diyarında bulunmamız nedeniyle, öteden beri koruduğumuz bir İslam dünyası var ki, o İslam dünyası maalesef Bolşeviklerin yanlış ve zararlı bazı akımlarına sürüklenmek üzeredir.
Doğudaki İslam dünyasıyla aramızda sıkı bir bağ ve ilişki kurmak, Bolşeviklik konusunda Müslümanlığın alacağı tutumu ve hareket tarzını belirlemek, İslamın yüksek menfaatleri gereğidir. Efendiler, evet, biz milli sınırlarımız içinde bağımsız olarak yaşamak ahdiyle burada çalışıyoruz. Ancak milli sınırlar tabiriyle, sayısı yüz milyonlara ulaşan İslam dünyasının gücünü ihmal edebilir miyiz?
Zannederim ki, biz ihmal etsek bile, İslam dünyası bu Hilafet diyarında bulunan bizlerin yakasını bırakmayacaktır. Dolayısıyla, onların saadeti bizim saadetimiz, onların felaketi bizim felaketimizdir.
Bugün görüyoruz ki, özellikle Doğuda, Rus Bolşevikleri İslam dünyasını kendi emellerine doğru sürüklemekle meşguldür. Bize düşen görev, tüm İslam dünyasının alimlerini, düşünürlerini, mümkünse Ankara’da toplayıp, Ankara’yı İslam dünyası açısından da bir düşünce merkezi haline getirmektir.
Efendiler, bir şeyin zararlı mı yoksa faydalı mı olduğunu anlamak için, bir mesleğin faydalı mı yoksa zararlı mı olduğunu anlamak için, öncelikle o mesleğin ilkelerini belirlemek ve anlamak gerekir.
Bugün biz Bolşevikliğin gerçek ilkelerini bilmiyoruz ve Türkiye’de bilen de yoktur. Arzettiğim düşünürler kongresi ve şurası, Bolşevikliğin ilkeleri nelerdir, bu ilkeler İslamiyet’le ne dereceye kadar bağdaşır, bunları incelemek zorundadır.
Böylece hem Doğu’da bulunan ve Bolşeviklerin kucağına sürüklenen İslam dünyasını kesin bir felaketten kurtarmış olacağız hem de İslam birliğini sağlamaya muvaffak olacağız. Anadolu, Müslümanlık açısından bir düşünce merkezi haline gelecektir.
Efendiler, zannederim ki bu iş hiddetle, şiddetle çözülemez. Herhalde fikirle, mantıkla çözmek gerekir. Bugün maalesef Meclisimiz içinde, Bolşevizm, bizim arkadaşımız mevkiinde olan Şeyh Servet Efendi tarafından çıkılmış, Bolşeviklik ile Müslümanlığı güya kendi kafasına göre birleştirerek, sanki Bolşevikliğin Müslümanlığın istediği bir şey olduğunu propaganda etmek istiyor.
Buna, bu harekete karşı hiddetle değil, fikirle karşılık vermek gerekir. Bununla birlikte, Şeyh Servet Efendi’nin bulunduğu mevkide yapması muhtemel kötü etkileri ortadan kaldırmak için buraya derhal çağırılması gerekir. Ancak bu çağırılmayla mesele bitmez.
Mesela, Şeyh Servet Efendi’ye karşı ilmi bir şekilde savunma yapmak gerekir. Bir risale yayımlamış, doğru ya da yanlış. Buna karşı bir risale ile karşılık vermek ve savunma yapmak gerekir ve bu yalnızca şer’i işlere ait bir görev de değildir.
Efendiler, Yahya Galip Beyefendi, onun risalesine kim tenezzül eder diyor.
Evet, ben de tenezzül etmem.
Ancak Şeyh Servet birçok Müslümanı zehirlemiştir.
Bu bizim dini görevimizdir. Efendiler, yapılacak bozgunculuk ve kargaşa o kadar geniştir ki, bugün Anadolu’nun milli birliğinin dağılması hedef olarak kabul edilmiştir.
Anadolu’yu dağıtmak, bu gibi fesatçılar için bir ilkedir ve aldığım bilgilere göre bunların hareketlerinin sebebi yabancı elleri, yabancı paralarıdır.
Geçenlerde Halk İştirakiyyun Fırkası mensuplarından bir zatla görüşüyordum. Kendisinin Meclis’te önemli bir mevkii var. Ona rica ederek dedim ki: “Kardeşim, sen Meclis’te dürüst biri olarak tanınmış bir adamsın. Öyle bir uçuruma gidiyorsun ki ölüyorsun, bu uçurumda boğulacaksın. Seni uyarıyorum. Bu melun teşkilattan çık,” dedim. Herhalde benim safiyetimi bildiğinden olacak ki dedi: “Efendi, bizim yürüdüğümüz yol Müslüman yoludur...” Dedim: “Mirası kaldırıyorsunuz. Müslümanlık mirası kaldırmamıştır.” Refikimiz burada ise, ona da karşı söylüyorum, mirası kaldırıyorsunuz... Müslümanlık bunu kaldırmamıştır. Miras hakkında Kur’an-ı Kerim’de kesin hükümler vardır. Buna ne dersin?” Dedi: “Sen bilmiyorsun, Hazreti Peygamber aleyhisselâtü vesselamın malına kimse mirasçı olmamıştır.”
Dedim: “Bu, peygamberlere mahsus bir şeydir ve bu da ayrıca bir hükümle çözülmüş bir meseledir. İslamiyette miras kaldırılamaz ve kaldırılması bizim menfaatimize uygun değildir.”
Kısacası efendiler, bu fazıl şeyh o zavallıları o derece kandırmış ki bu zavallılara acımamak elden gelmiyor.
Ancak yalnız kendilerini uçuruma sürükleseler, “Allah belasını versin” der geçeriz. Ama bütün İslam ümmetini de o uçuruma sürüklemek istiyorlar.
Efendiler, demin arz ettiğim gibi, bu mesele sopa ve zor meselesi değil, bir fikir meselesidir. Fikir sahasında Bolşeviklik esaslarıyla ilgilenmek ve Müslümanlığın yüksek menfaatlerini... bunları ortaya koymak suretiyle kendimiz için bir zorunluluktur ve bu, İslam düşünürlerine düşen bir farzdır. Dolayısıyla ben şunu istiyorum: Bu dini vazifeyi, bu milli farzı, bu Meclis’in düşünürleri yerine getirsin. İslam ümmetini bu sapkınlıktan kurtarsın. Bu, birkaç sözle çözülecek bir mesele değildir. Şu halde Müslümanlığın esaslarını ortaya koymak ve takip edilecek hareket tarzını belirlemek, yalnız Türkiye’de yaşayan Müslümanlara değil, Rusya’da bu hareket tarzları hakkında ayrıntılı, delilli ilmi risaleler yayımlamak ve dağıtmak gerekir. Ta ki bu suretle 350 milyon Müslüman’ı da bu sapkınlıklardan kurtarsın. Son dini vazifesini yerine getirmiş olsun.
HÜSEYİN AVNİ BEY (Erzurum) — Efendiler, Yüksek Meclis kurulduğunda adeta desteksiz bir durumdaydı ve kendisi için bir kurtarıcı, bir dayanak arıyordu. İşte o zamanlar... Türkler Yeşil Orduyu kurmuş, birileri de Kızıl Ordu’dan bahsediyordu.
Hep birlikte geliyorlar, bizi kurtaracaklar diye kulaklarımız doldu.
Belki de manevi gücümüzü toparlamak için söylenmiş sözlerdir. Şeyh Servet Efendinin burada birkaç kez yaptığı uzun nutukları hep alkışladık.
Bundan bir ders çıkarmalıyız.
Efendiler, bir ders çıkarmalıyız.
Ben de alkışladım.
Ancak o sırada Erzurum’dan aldığım... bilgilere göre, anlamadığımız bir tufan geliyor, o tarafa doğru. Bu taraftaki yansımalar İslam dünyasına ulaştı. Efendiler, Rusya’da Bolşevizm, Komünizm, gerçek Marksizm... Hükümet buradan bir heyet göndermişti. Onlar da gözleriyle gördü ki üretim durmuş, tarım durmuş, herkes aç kalmış, sağa sola saldıran birkaç haydut, bunlara Kızıl Ordu diyorlardı.
Doğudan da maalesef yanlış haberler geliyordu. Tabii... komünizme taraftar olması imkânsız olmakla birlikte, Kâzım Paşa Hazretleri, verdiği telgraflarda... Yani bu kasıtlı değil, belki bilmeden... şöyle geldi, böyle söyledi. Tabii ben arkadaşlarla görüştüm. Memleketimiz daha yakın olduğu için bu tufanı daha yakından görmek istedik. Hükümet nezdinde girişimde bulunduk. İzin aldık.
Yüksek Meclis’ten giderken, yolda halk bilmeden, rüyada görmüş gibi Bolşevikliğe âşık olmuş. Anadolu’ya geçerken soruyorlar: “Bolşevik misiniz?”... “Bolşevikler bizi kurtaracak” sözlerine çok maruz kaldım.
Erzurum’a gittiğimde, Bakü’de düzenlenen kongreye, Üçüncü Enternasyonale giden arkadaşlarıma rastladım.
Bir Bolşevik, ama ne Bolşevik?
O sırada efendiler, Nuri Paşa’nın ordusunun kalıntıları gelmişti.
Onlara Bolşevikliği sordum. Dediğim gibi, aç ve çıplak kalmışlar, üretim durmuş, artık sağa sola saldırmışlar, zayıflar ölüyor. Bunlar Azerbaycan’a geçmek istemiş.
Azerbaycan bunlara yardım etmek istemiş.
Demişler ki: “Mustafa Suphi denilen adam gibi birtakım serseri, vatansız insanlar Azerbaycan’a dolmuş, Azerbaycan’da propaganda yapıyorlar, Türkiye’yi kurtarmak için.” Bununla birlikte, yine propaganda meclisinde Büyük Millet Meclisi’ne başvuruda bulunulmuş. Azerbaycan’a başvurulmuş... Geçmek için izin istenmiş, Azerbaycan’da propaganda böyle yaygınmış ve Azerbaycan ordusuna nüfuz etmiş. “Sakın bu orduya silah atmayın. Bolşevik orduları batı cephesine geçecek.”
Bir gün arzu edilirse getirip okurum, bu anlama geliyor. İşte “Bolşevik ordusu yardım edecek”... Bu inanç Azerbaycan halkına yayılmış.
Bugün Azerbaycan’da kargaşa çıkaran insanlar var. Hatta bir gün bir kongrede diyorlar ki: “Bizim istiklalimizi Türk kardeşlerimizin uğruna kurban edelim.
Onlarsız biz yaşayamayız. Gelsin Rus orduları, buradan geçsin. Bizi kurtaracakmış,” propaganda bu.
Hatta... Halil Paşa gidiyor, o kongrede bulunuyor, Bolşeviklerle anlaşıyor, Rusları içeri çekiyor. Bu böyledir. Bolşevikler Azerbaycan’a girer girmez üç, beş, on gün huzur, adalet gösteriyorlar.
Sonra Gence’de Ermenileri teşvik ediyorlar.
Onlar Bolşeviklerden birkaç adam öldürüyor.
Derken bir karışıklık, Nuri Paşa da Bolşevikler aleyhine bir tarafı destekliyor.
Her şey altüst oluyor, sadece Karabağ ve o bölgede... on gün sonra efendiler, Bakü’de... hepsi kesiliyor. Sonra 135 milyon altın alıp götürüyorlar, bankalardan. “Niçin götürüyorsunuz?” diyorlar.
Diyorlar ki: “Ruslar savaşla meşgulken siz para kazanıyordunuz, bunlar Ruslarındır.”
Pencere perdesine varıncaya kadar çekip götürüyorlar.
Orada İslam büyüklerinden ve benzerlerinin bütün malları ellerinden alınıyor. Bir bağda iki oda veriliyor. O odada kendisi oturur...
Dadaşkı ailesini satarak yaşamıştır. Kısacası beyler... sonra orada Ermeniler, bütün memur namıyla ne kadar memur varsa Ermeniler adına alıyorlar... varsa Ermenilere teslim ediyorlar. Müslümanlara Ermeniler verecek.
Kongre sırasında Ruslar da işlenen hatayı resmen kongrede söylemişlerdir. O kongreye birçok Müslüman gitmişti. Bizden elli altmış kişi gitmişti. Sonra İslam dünyasından her taraftan gelmişlerdi. “Bizim son umudumuz sizsiniz, siz de eğer komünist olursanız sizden bize hayır yoktur. Çünkü yarım milyon Türk katledildi, yarım milyon da Türkistan’da katledildi. Milli şarkılar söyleyen Türkistan halkı isimleri alınarak öldürülmüştür,” diyor.
Bugün mekteplerimiz, sadece Taşkent’te esirlerimizin açtığı elli dört okulun öğretmenleri sürgün edilmiş, Türk subaylarımız kovulmuş, yerlerine komünist öğretmenler konulmuştur.
Ancak bu meslek erbaplarına şunu söylüyorum: Komünist yoktur.
Bizim komünistler itiraf etmelidir ki, geçen sene hiç komünist değillerdi. Ruslar tarafından aşılanmıştır. Bu sekiz aylık bir komünistliktir.
Artık onların bu inançlarını kutsal saymayacağım.
Efendiler, arkadaşlarımı tenzih eder ve kendilerine saygı duyarım. Ben meslek üzerine konuşuyorum. Bugün bizi istila eden akım, Rusların akımıdır. Rus ordusu, sandığımız gibi değildir.
Bunlarda savaş kabiliyeti yoktur. Azerbaycan cephesine gönderdikleri ordunun savaş kabiliyeti yoktu. Ermenilerle bile savaşamadılar. Birtakım serseri ve savaş kabiliyeti zayıf kimselerdir. Ermenistan’a Ruslar zorla giremedi.
Elçilerini Ermeniler uzun süre kabul etmedi ve Denikin ordusunu savaş kabiliyetinden yoksun oldukları için yenemediler.
Bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Yarım saat savaş ediyorlardı. Nerede karın doyuruyorlarsa orada hizmet.
Yalnız bir şey varsa, düzenli savaşan orduları yok. İşte bu gerçekleri arz ederken, Erzurum böyle şirazesiz bir iş karşısında kayıtsız kalamazdı.
Bize, “Girişimde bulunun” dediler. Ne girişiminde bulunalım? Bir mikrop gibi aç kalmış, memlekete saldırmak istiyor. “Memleket sizin,” diyor, “Babanızın malı mı?”... Taraftar bulabilmek için, mümkünse sizin... malınız komşuların, komşuların malı sizin... İnsan doğduğunda nereye ait olur? Yeryüzüne...
Hiç değeri yokmuş gibi. Neyse, düsturları nedir bilmiyorum, belki iyidir.
Geçen gün Dışişleri Bakanlığından rica etmiştim.
Dinlerken gizli celseye ertelemiştiniz ve emin olunuz ki Erzurum’dan gelen telgraf, zorunluluk sonucu verilmiş, bizden yardım bekliyorlar.
Biz Müdafaa-i Hukuk teşkilatı kurduk. Bir hazırlık yapıyorlar.
Kime karşı, neye karşı?
Efendiler, elimizde güçlü, sağlam bir ordu var.
O orduyla Ermenistan’a saldırdık. Çok kısa sürede, üç saatte Kars kalesini devirdik.
Maalesef bu teşkilat ordu arasında da var.
Erzurum’a girdiğimizde, muhtelif akımlar vardı.
İçlerine girdim, bazı ordu subayları arasında bunun askere yayılacağından korkuyorlardı. Askere, “Atı tımar etmeyeceksin, memleketine gideceksin” gibi propagandalar yapılıyordu ve bu, saf askerler üzerinde etkisiz değildi.
Propaganda, bazı safdil insanlara nüfuz etmekten geri kalmıyor.
Ordunun başındaki Kâzım Paşa Hazretlerine başvurduk, orduda bir şirazesizlik olabilir mi, dedik. Dedi ki: “Kanaatime gelince, belki garip gelecek, sözüm şudur: Bence İslamiyet ile Bolşeviklik arasında pek az fark var.”
Dedim: “Paşam, bunda miras, zekât yok; bizim inancımızla bu bağdaşmaz. Beni mi kandırıyorsunuz, yoksa ne diyorsunuz?”
Kâzım Paşa dedi ki: “Bugün iki siyaset var: Batı siyaseti, Doğu siyaseti. Batı ile, İngilizlerle anlaşma kabiliyetimiz var mı?
Yok,” dedim. “O halde Doğu ile anlaşmamız zorunludur, Doğu siyasetini takip etmeye mecburuz,” dedi.
Hatta kendisi şu kanaatteydi: “Bu mutlaka memleketimize girecek. Ruslar gibi aşağıdan başlar, subaylara, askerler hükmeder...”
Dedim ki: “Bunu siyasi bir tedbir olarak anlarız. Politika olarak anlarım. Belki hükümet Batı’ya karşı bir gösteriş yapıyor. Sizi de böyle yönlendiriyor. Bolşevik görünmemiz...”
Evet, biz Bolşevikliğe yakın göründükçe Batılılar bize yaklaşıyor. Hükümet böyle bir siyaset takip ettikçe İngilizler bize yakınlaştı. Bolşeviklik nedeniyle bize şartlarla barış yapabilirler. Barış yaptıklarında Ruslarla zıt bir duruma girer miyiz?
Evet, girmemek için çare, herhalde komünist görünmek.
Hatta efendiler, arkadaşlarınıza... başka kurtuluş çaremiz yok.
Bana Bolşevikler söz verdi. Ben askeri delege tayin oldum. Bu teşkilatı memleket içinde yapacağım,” buyurdular.
İşte efendiler, bu cümleden, ordumuz savaşırken Gümrü’ye girdi.
Birkaç Ermeninin hapsedildiğini duyduk.
Bize geldiler. Bu Ermenileri çıkarmak... bildiğiniz gibi, biz Ermenilere savaş açmadık, sadece Taşnaklara açtık.
Bunların arasında fark varmış, onu ben bilmiyorum. O Ermeniler çıktılar, Gümrü’de bir hükümet kurdular, bir teşkilat yaptılar.
Tabii hükümetin bu konuda daha fazla bilgisi var. Rus Bolşevikleri Ermenistan’a girmeden önce Gümrü’de Bolşevik Ermeni hükümeti kuruldu.
Maksat da Taşnaklarla ikisinin arasına nifak sokmaktı.
Evet, bugün Ermeniler sınırlarımız içinde bozgunculuğa başladılar. Şimdi en büyük kurtuluş beklediğimiz kapı, Doğu kapısı...
Maalesef Ermeni barışı sonuçsuz kaldı. Zannediyorum ki Erzurum valisi ve Necati Bey bunun sebebini de söylemişlerdi.
Şimdi size diyorum... Efendiler, kesinlikle ne hükümete ne de kimseye saldırı yoktur. Dinlemezlerse inerim. Hastalık tedavi edilebilir. Hastalıklarını tedavi ettirmek, hükümetin bilmediği gerçeği kendilerine söyleyip... (Devam devam sesleri) Hükümetin hatası varsa, onu söylemekten çekinmem.
Arz ettiğim gibi, efendim, barış meselesi neden sonuçsuz kaldı? Tabii ki Bolşevikler geldiler, Ermenileri korudular... Gizli celseye ertelediniz, barış geri kaldı, sonuçsuz kaldı. Ermeniler sınırlarımızda yakınlaştı.
Belki de ta Ankara’ya... Bugün propaganda yapıyorlar. Belki Ankara’ya... paraları Erzurum’da da kötülükler yapıyor... İngilizlerin propagandalarına... Ondan korkar da. Ruslar Ermenileri içimize kadar sokup da... para sokup... Bu gerçeği neden söylemeyeyim?
Ona ben gülerim. O vakit ya da ben tarihi görevimi yapıyorum... suçlarım...Şimdi efendim, Rusya’dan bize bir hastalık olarak gelen... hem onu size arz ediyorum hem de Bolşevikliğin mahiyetini anlatıyorum.
Şimdi tabii ki yine size söyleyeceğim. Yusuf Kemal Bey’le de yolda görüştük. Hükümetin bu ittifakı... Hükümet gönderiyor. Hükümetin kendi siyasetini Avrupa’ya karşı... Hükümet açıklamalarında söylerse, cevabını veririm.
Bugün Yusuf Kemal Bey, hocam da gitmişti ve bana dedi ki: “Ben de komünistim. Hükümet adına ittifak etmek... şöyle böyle, hükümet adına giden Yusuf Kemal Bey de bana dedi ki: Ben de komünistim, memleketin selametini bunda görüyorum.”
Şahitsiniz. Bu Şeyh Servet Efendi meselesi değil ki.
Bir kere hükümet izin vermiş, burada bir komünist partisi kurmuştur efendiler.
Bana cevaben Muhittin Baha Bey dedi ki: “Biz özel izinle, hükümetin izniyle, memleketin menfaati açısından vatansever bir görev olarak yaptık ve ben milliyetperver bir adamım,” dedi.
Milliyetperverlik, komünistlik ilkesiyle bağdaşmaz. Demek ki ya hükümet ya da kendisi aldanmış. Hata olarak, gösteriş olarak böyle yapmak istiyor.
Daha ileri giderseniz, ben kesin olarak biliyorum.
Zannederim hükümet komünistlere maddi yardımda bulunmuş, yani komünist partilerine para vermiş. Bu da usulsüz...
Şimdi Bolşeviklik İslamiyet ile bağdaşır mı, bağdaşmaz mı? Her meslek erbabının vicdanına havale ederiz. Memleketi bu felaketten nasıl kurtaracağımızı düşünelim, hep beraber çaresine bakalım.
Efendiler, bu Şeyh Servet meselesi değildir. Bu, zannediyorum ki hükümetin çözmesi gereken bir meseledir. Mustafa Suphi’yi... Tabii ki şahsı hakkında nasıl bir adam olursa olsun, ona karışmam... memleketimizden kovulmuş. Hüsrev Bey’in de sınıf arkadaşı olsa gerek, bu nedenle kendileri daha iyi bilir zannederim. Sonra Sinop’a nakledilmiş, Rusya’ya kaçmış.,
O adamı da burada, birçok yüksek zevatla temas ettiğine inanıyorum. (Bilgim var.) Bize Rüştü Bey’den, Kâzım Paşa’dan mektup aldığını söylemişlerdir.
Mustafa Suphi kendi başına hareket etmez. (Doğu cephesinde bu adam yalnız başına değildir.) (Ama o adam da birçok yüksek zevatla iletişim kurduğuna...)
Doğu Cephesini benden dinlemeyin, Doğu Cephesine bir heyet göndeririz. Doğu Cephesi incelenmeye muhtaçtır. Bu yüzden ileri geri konuşmuşuzdur, ben bir gerçeği söylüyorum. Belki tarafsız değilim, aksi çıkarsa namussuzum. Bir heyet gönderin Doğu Cephesine. Bu millet, bu hükümet adına mektup yazan, söz söyleyen kimlerse, onların da cezasını verdiriniz. En büyük göreviniz budur efendiler...
MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara) — Efendiler, zannediyorum ki çok önemli ve ciddi bir mesele üzerindeyiz. Değerli arkadaşlar çeşitli görüşler dile getirdiler. Ben de bu vesileyle... bu konuda gerek Hükümet adına gerek şahsım adına birkaç noktayı kısaca arz edeceğim.
Gerçekten milletimizin durumu ve gerçek emelleri, sanıyorum hepinizce açık ve kesin bir şekilde bellidir. İşte bu gerçek milli emelleri gerçekleştirmek amacıyla burada toplanan Meclisiniz, izlediği esaslarda, bu milli emellerden ve arzuların bakış açısından ayrılamaz.
Ve şüphe etmiyorum, hiç kimsenin de şüphe etmeyeceğini zannediyorum ki, Büyük Millet Meclisi ve onun Hükümeti bugüne kadar izlediği siyaset tamamen milli emellere uygundur. Bu siyasetin ne olduğunu tekrar etmeye gerek görmüyorum. Yalnız iki kelimeyle ifade edeceğim: Milli sınırlar içinde milletin bağımsızlığı. Bu, çok güçlü ve büyük anlam ifade eden bir esastır. Bugüne kadar bu esastan ayrıldığımıza dair en küçük bir işaret bile göstermek mümkün değildir.
Efendiler, bu iki esas üzerinde yürüyen insanlar, düşünen beyinler, doğal olarak komünizmin geniş ve bu sınırları parçalayan esaslarıyla uyum içinde olamaz.
Dolayısıyla, Yüksek Heyetinizin izlediği siyaset hiçbir zaman komünistlik esasına dayanmamıştır. Bu böyledir, bunu tekrar ediyorum, bir kez daha.
Ancak bildiğiniz üzere ve tüm dünyanın bildiği gibi, bu milli esaslara derin bağlarla sadık kalan Meclisiniz ve Hükümetiniz, bağımsız bir devlet olarak Rusya Bolşevik Cumhuriyeti denilen bir devletle siyasi ilişkilerinde hiçbir zaman Komünistlik veya Bolşeviklik esaslarını dahi telaffuz etmemiştir.
Zannediyorum ki Dışişleri Bakanınız çeşitli vesilelerle bu hususu açıklamıştır. Dolayısıyla, tekrar ediyorum, milletimizin, devletimizin, Yüksek Heyetinizin Ruslarla olan ilişkileri doğrudan doğruya iki bağımsız devletin karşı karşıya olduğu ve her birinin kendi amaçlarını tamamen koruduğu bir şekilde sürmüştür ve bundan sonra da böyle devam edeceğine şüphe etmeyiniz.
Rus Bolşevik Hükümetinin resmi makamları, resmi temsilcilerinin bizim resmi temsilcilerimizle olan temas ve ilişkilerinde, Rusya içinde bu milletin soysuz, herhalde serseri bazı evlatları orada da serseriliklerine devam etmişlerdir. İşte bu serseriler, bir iş yapma hayaline kapılarak, sözde memleketimize ve milletimize faydalı olmak için Türkiye Komünist Partisi diye bir parti kurmuşlardır ve bu partiyi kuranların başında da Mustafa Suphi ve benzerleri bulunmaktadır. Bunlar doğrudan doğruya bir vatanseverlik hissiyle veya gerçek bir milli hisle değil, kanaatimce belki kendilerine para veren, kendilerini koruyan ve onlara önem atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım serseri teşebbüslerde bulunmuşlardır.
Bunların yaptığı teşebbüs, Rus Bolşevizmini çeşitli kanallardan memleket içine sokmak olmuştur. Böylece memleketimize, milletimize dışarıdan komünizm akımı sokulmaya başlanmıştır.
Diğer taraftan efendiler, memleket içinde komünizmin ne olduğunu bilmeyen, fakat bu esaslara dayanarak oluşmuş, güçlenmiş bir Bolşevik kuvvetinin bizim için kurtarıcı bir güç olabileceğini farz eden birtakım insanlar da, hatta dışarıdan gelen bu komünizm akımıyla temas etmeden, kendiliğinden komünizm teşkilatı kurma hevesine kapıldılar.
Bir zaman geldi ki Ankara’da, Eskişehir’de, şurada burada, memleketin hemen birçok yerinde birçok insan, birbiriyle bağlantılı olmaksızın komünistlik teşkilatıyla başladı ve aynı zamanda dışarıdan gelen bazı serseri kişiler memlekette dolaşmaya ve propaganda yapmaya başladılar.
Daima esaslarına sadakatle bağlı kalmakta en büyük faydayı gören Bakanlar Kurulumuz, bunun için verimli bir sonuç düşünmek zorunda kaldı. Herhalde bu memlekette ve bu millet içinde komünizmin uygulama alanı bulamayacağına kanaat getirmişti ve hala bu kanaattedir. Komünizmin ne olduğunu aydınlar bilirse, o zaman memlekette uygulanmasına izin verilebilir. Ancak aydınlar da dahil olduğu halde halk, ordu, komünizmin ne olduğunu bilmiyor. Yalnız kurtarıcı bir güç olabileceği inancına kapılmışsa, o zaman körü körüne, cahilce bir komünizm olabilir ya da milletin bir kısmı, küçük bir kısmı buna eğilim gösterebilir.
Böylece çok küçük bir azınlık denecek derecede oluşacak bu güç, kendini yaygın ve hâkim bir güç farz ederek, bilgisizliği nedeniyle bir teşekkül olacağından, derhal memleket içinde - tabii bu tür inkılapların milletimizin genel iradesi tarafından derhal yok edileceğine eminiz - herhalde bir taşkınlık, bir inkılap teşebbüsü olabilir.
Bu nedenle Hükümet, tedbir düşünmek zorunda kaldı.
Efendiler, iki türlü tedbir olabilirdi. Birincisi, doğrudan doğruya “komünizm” diyeni cezalandırmak; ikincisi, Rusya’dan gelen her adamı, denizden gelmişse gemiden indirmemek, karadan gelmişse sınır dışına kovmak gibi sert, baskıcı, kırıcı tedbirler kullanmak.
Bu tedbirleri uygulamakta iki açıdan faydasızlık görülmüştür. Birincisi, siyasi olarak iyi ilişkiler sürdürmeyi gerekli gördük. Rusya Cumhuriyeti tamamen komünisttir.
Eğer böyle baskıcı tedbirler uygulasaydık, o zaman kayıtsız şartsız Ruslarla ilişki ve temasta bulunmamak gerekirdi.
Hâlbuki biz birçok siyasi mülahazadan, birçok sebep ve etkenden dolayı Ruslarla temasta, ilişkide, ittifakta bulunmak istedik, istiyoruz ve isteyeceğiz.
O halde uygulayacağımız tedbirlerde, dostluğunu istediğimiz bir milletin, bir hükümetin prensiplerini tahkir etmemek zorundayız.
İşte bu açıdan sert tedbirler kullanmak istemedik. İkinci bir açıdan da sert tedbir kullanmayı faydalı görmedik.
Bilindiği üzere, fikir akımlarına karşı fikre dayanmayan güçle... karşılık vermek, o akımı yok etmekten başka, herhangi bir muhatabınızla, herhangi bir insanla konuşulduğunda onun herhangi bir fikrini zorla reddederseniz, o ısrar eder. Israr ettikçe kendini kandırmakta daha ileri gidebilir.
Dolayısıyla, fikir akımları zor, şiddet ve güçle reddedilmez. Bilakis güçlenir. Buna karşı en etkili çare, gelen fikir akımına karşı fikir akımı vermek, fikre fikirle karşılık vermektir.
Bu nedenle, komünizmin memleketimiz, milletimiz ve dini icaplarımız için kabul edilemez olduğunu anlatmak, yani kamuoyunu aydınlatmak en faydalı çare olarak görülmüştür.
İşte Hükümet, böyle bir çareye başvurmakla meşgul olurken, şüphe yok ki, gelen akımların zamansız bir şekilde fiilen zarar doğurabilecek hale gelmemesi için de gerekli tedbirleri almıştır.
Hükümet, aydınlatma ile bu akımın önüne geçmeyi düşündüğü sırada, aynı şekilde düşünen birtakım kıymetli, ahlaklı ve her açıdan güvenilir arkadaşlar bana başvurdu.
Bu kişiler, bu açıdan memleket ve milletin menfaatlerine en iyi şekilde nasıl hizmet edebileceklerini düşünüyorlardı.
İşte bu düşüncenin ürünü olarak Ankara’da Komünist Partisi adıyla bir parti kuruldu.
Bu partiyi kuran kişilerin, bence yakından bilinen zihniyetini kısaca açıklamak istiyorum ki yanlış anlaşılmalar ortadan kalksın.
Bu kişiler, bir kere milli sınırlar içindeki halkın bağımsızlığının korunmasını, yani bu milletin, milli hedeflerinin, geleceğinin sağlanması ve elde edilmesi için hizmet etmek istiyorlar.
Yine onlar da, hepiniz gibi, milletin gerçek refah ve saadetini maddi olarak elde edebilmek için idare mekanizmasının düzeltilmesini, sosyal durumumuzda mümkün olduğu kadar milletin hazım kabiliyeti oranında ilerlemeyi düşünen insanlardı.
Dolayısıyla, bu partiyi kuranlar, komünizmin ne olduğunu millete anlatmak ve bunun ne olduğunu, bütün esasları ve prensipleri milletçe bilinmedikçe, olsa olsa halkın kabiliyet ve yeteneğine mümkün olduğunca hizmet edebileceklerini, uygulanabilirliği görüldüğü takdirde uygulama zihniyetinde idiler.
Ancak çok titiz oldukları bir nokta vardı: Bu memleket ve bu millet içinde her türlü sosyal inkılabın, zararlı bile olsa, gerçek sahibinin yine bu millet olması gerektiği.
Yine bu milletvekillerinin olması gerektiği ve çok titiz oldukları bir başka nokta, bu memlekette yabancıların herhangi bir inkılaba alet olanları tahkir ve rezil etmekti.
İşte bu işi iyi niyetle yapmayı arzu eden arkadaşların teşebbüsü Hükümetçe uygun görüldü ve kendilerinin başvurusu üzerine resmen izin verildi.
Yalnız bu izni vermekle Hükümet bir şey düşündü. Evet, komünizm sosyal bir meseledir. Bunun her türlü esas ve gerçeklerini istenildiği gibi söylemekte sakınca yoktur. Ancak maksadı ve teşebbüsü belli olmayan, yeri de istenildiği anda bilinmeyen bazı kimselerin komünizm veya Bolşevizm adına teşkilat yapmasını kesinlikle engellemek istedik ve bu açıdan İçişleri Bakanı, tüm mülki amirlere dedi ki: “Komünistim” diyen, Hükümetçe programı görülmüş ve varlığı resmen tasdik edilmiş cemiyete katılabilir.
Ancak kendi kendine kurulan partinin Hükümete verdiği bir teminat vardı: Her önüne geleni teşkilata memur etmeyip, belki aklı başında, milli mukaddesat ve dini icapları, millet ve devletin genel şartlarını bilen insanlar, ancak bu milli hedefe sadık kalmak şartıyla kamuoyunu aydınlatabilirlerdi.
Ve ben eminim ki arkadaşlar, Rus Bolşevizminin yaptığı tahribatı birçoğumuzdan daha iyi bilmektedirler.
Varlıklarının hikmetinin kalmadığına kanaat getirdikleri anda, bizzat kendileri tüm millete hitaben komünizmin bu memlekette uygulanabilirliği olmadığını ifade ederler ve dağılırlar.
Bu parti bu şekilde kurulduktan sonra, Halk İştirakiyyun Partisi adıyla bir parti Hükümete başvurmuş bulunuyordu. Bu parti hakkında bir kelime daha eklemek isterim.
Türkiye Komünist Partisi, yani komünistliği ne Arapça ne Türkçe yapmak istememiş olduklarını, halkı aldatmamak yegâne gayeleri olduğunu, söylediğimiz şeylerin komünistlik için olduğunu anlasınlar düşüncesiyle kurulmuştur. Onun için doğrudan doğruya “komünist” kelimesini tekrar ediyoruz ki halkı aldatmış olmayalım. Dolayısıyla, Türkiye Komünist Partisi bu şekilde memlekette kurulduğu sırada, Bakü’de yine Türkiye Komünist Partisi adıyla bir parti vardı. Böylece, merkezi dışarıda bulunan ve teşebbüsleri için talimatı dışarıdan alan bir parti reddedilmiş oldu.
Halk İştirakiyyun Partisi’nin kuruluş sebebi ve hikmetini bilemem. Müteşebbisleri bunu açıklayabilir. Yalnız benim anladığıma göre, Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluş mahiyeti ile Halk İştirakiyyun Partisi’nin kuruluş mahiyeti arasında fark vardır. Türkiye Komünist Partisi, Türkiye için, Türkiye içinde çalışan bir parti mahiyetinde ortaya çıkıyor.
Halk İştirakiyyun Partisi ise doğrudan doğruya komünizm mahiyetini gösteren bir partidir ve güvenilir bilgilere göre burada bulunan Rus sefaret hanesi ile de tamamen temassız değildir. Bu hususta fazla bir şey söylemek istemiyorum.
Şimdi efendiler, Hükümetin görüşleri ve izlediği zaten bilinen esasları bir kez daha tekrar ettikten sonra, komünist teşkilatına hangi mülahazalara dayanarak Hükümetin serbestlik verdiğini de açıkladım.
Kısmen, fakat yine bundan doğabilecek zararlara karşı da sert ve kesin tedbirlerin alınması ve uygulanması imkânı saklı tutulmuştur ve belki yakın zamanda bunun sonuçlarını göreceksiniz. Yalnız bir şey rica etmek istiyorum.
Bir kere ben, reisiniz olarak ve diplomatik ilişkilerde Yüksek Heyetinizi temsil etmek itibarıyla, Dışişleri Bakanı ve Bakanlar Kurulunuzun her biri, hatta değerli üyelerden her biri bu meseleden bahsederken iki noktaya dikkatli olmalıdır.
Mutlaka komüniste karşı söz söylerken, Doğu siyasetimize karşı söz söylemeyi bağdaştırıyorum. Bu bir sosyal meseledir. Şu veya bu nedenle memleketimizde uygulanamaz. Ancak bunu tam bir serbestlikle söyleyebiliriz. Yalnız, Hristiyan olan bir devletle siyasi ilişkilerde bulunmamıza bu engel değildir.
Dolayısıyla, biz komünistlik istemeyiz, öyleyse Doğu siyasetini yapamayacağız demek doğru değildir.
Bu çok saçma olur.
Tabii ki biz Ruslar komünist olduğu için onların aleyhinde bulunuyoruz. Bize uygulanamaz olduğu için ve dini esaslarımız, hayat ve sosyal şartlarımızla bağdaşmadığı için olmaz diyoruz.
Hüseyin Avni Bey, bu konuda konuşurken meseleyi daha açık bir şekilde ifade etti. Doğu meselesine dair tüm mülahazalarını dikkatle takip ettiğim için bende şöyle bir kanaat oluştu: Bu kanaat, mülahazalarının bir şahsa yönelik olduğudur. Kendileri o şahsın ismini telaffuz ettiler. Dediler ki: “Kara Kâzım Paşa bozgunculuk yaptı.”Şimdi efendiler, Hüseyin Avni Bey kardeşimiz çok önemli bir meseleye temas etti ki, bunun hakkında hiçbir söz söylemek istemiyorum. Ancak kendileri temas ettiği için, Yüksek Heyetinizde zihinleri karışabilecek olanlar bulunabileceği için bir iki kelimeyle açıklamak istiyorum.
Bir kere Kâzım Karabekir Paşa’yı içinizde tanıyanlar ve tanımayanlar vardır. Dolayısıyla, Kara Kâzım Paşa çok zeki, anlayışlı, ahlaklı, namuslu, son derece nazik, dürüst, öngörülü bir adamdır ve bunların ötesinde bir özelliği vardır ki, ilk temasta Hüseyin Avni Bey anlayamaz. Ben de kısa temasta, yüzeysel temasta anlayamadım. Çok ketum bir zattır. İşte böyle bir hali olduğu için Hüseyin Avni Bey kardeşimiz, Kâzım Paşa’yı kınamada hata etmiştir.
HÜSEYİN AVNİ BEY (Erzurum) — Bir dakika müsaade eder misiniz?
MUSTAFA KEMAL PAŞA (Devamla) — Müsaade edin, sözümü kesmeyin. Kâzım Karabekir Paşa’nın vasıflarını arz ettikten sonra, bizi yanıltıyor mu, bizi aydınlatıyor mu? Buna dair fazla söz söylemek istemiyoruz. Yalnız ufak bir tereddütü olanlar, Kâzım Karabekir Paşa Hazretlerinin bir buçuk senedir Doğu’nun durumu hakkında her gün verdiği raporları ve bunların tümünü inceledikten sonra bir karara varması ve ona göre konuşması gerekir. O zaman bu mülahazayı yapan zatın ne kadar değerli, bu kudrette bir adam olduğu hakkında, sadece Kâzım Paşa Hazretlerinin kıymetlerini takdir etme konusunda ne kadar hata ettiklerini ispat için anlayacaklardır. Şimdi bunu ispat etmek adına, en küçük bir örnek olarak, burada okunan telgrafta buna öncesinde gelen bir durum var. Mustafa Suphi geliyor. Bir kere Mustafa Suphi’yi herkesten önce, Hüseyin Avni Bey’den önce ortaya çıkaran Kâzım Karabekir Paşa’dır.
Bu adamın memlekete girmesinin zararlı olacağını takdir eden Kâzım Karabekir Paşa’dır ve bunun memleket dışına, sınır dışına kovulması gerektiğini bilen de Kâzım Karabekir Paşa’dır. Bunun planını yapan da Kâzım Karabekir Paşa’dır.
Yoksa Erzurum’da valiliğiniz değildir. Bizler değiliz efendiler. Akıllıca bir şekilde yaptığı planla, herkesten önce gerekli olanlara faaliyet veren Kâzım Karabekir Paşa’dır.
Bilmem Bolşeviklere meyilli imiş, Mustafa Suphi’nin bilmem nesi imiş... Herkesten önce güçlü bir tedbir alan Kâzım Karabekir Paşa’dır.
Ben arz ediyorum. Çünkü belgeler var. Şuradan buradan bu meseleyi tasvir eden telgraflarını birer birer getireyim okuyayım. Sonra dediler ki: Paşa ile görüşmüşler, İslamiyetle Bolşevizmin eşit... Dolayısıyla, Kâzım Paşa’nın Bolşeviklik ve Komünistlik hakkındaki tüm mülahazaları ve görüşleri, şimdi ifade ettiğim anlamdadır.
Ancak bu sözlerle sizi sınamıştır ve yine Kâzım Paşa’nın beyanları arasında Doğu siyasetinin takip edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun için söz söylemeye gerek görmüyorum. Bugün için Doğu siyasetini takip etmek, Batı siyasetine... Onu takip ediyoruz. Daima onu söylemiş olması... Ve Kâzım Paşa’nın komünistlerle temasta olanlara karşı komünist görünmesi vaki olabilir ve bu, memleket ve millet için faydalı bir siyasi amacı sağlamaktır.
Hakikatte komünist ve Bolşevik olduğu için değildir. Yine dediler ki: Gümrü’de Kâzım Paşa kendi eliyle Ermenileri komünist yaptı. Kâzım Paşa ile aramızda bir hafta yazışma geçti. Ermeni meselesinin çözümü konuşulurken, şunu mu yapalım, bunu mu yapalım diye çeşitli meseleler tartışıldığında, ve o tartışmada bulunmuş olsaydınız takdir ederdiniz ki, en faydalı olan şey, zaten komünist olmayan serseri Ermenilere komünist dedirtmek ve Taşnak varlığını bir an önce yıkmak içindi.
Kâzım Paşa hakkındaki diğer bir noktasına cevap vermek isterim. Mustafa Suphi ile ilk temasta bulunduğu zaman sadece yazışma yapmadım. Benim nezdime özel bir adam göndermiştir. Gerçekten Eskişehir’de bulunduğum sırada, Mustafa Suphi’nin ve bir başka adamın imzasıyla bir belge ve bir mektubu getiren bir zat bana ulaştı. Mustafa Suphi bana başvuruyor ve diyor ki: “Bizim dışarıdaki teşkilat amacımız, içerideki milli amacımızın kolaylaştırılması ve sağlanmasından ibarettir. Dolayısıyla size nasıl hizmet edebiliriz?”
Bu mektubu getiren adam, aynı zamanda bana gizlice diyor ki: “Merkez heyetine dahilim. Ve bu adam Lenin’in yegâne adamıdır ve Lenin, Türkiye hakkında bir iş yapmadan önce mutlaka Mustafa Suphi ile... bu adamın etrafını sarmaktır. Lakin aslı yoktur... idaresiz ve milliyetsiz bir adamdır.”
Ben doğrudan doğruya Mustafa Suphi’nin mektubuna cevaben yazdım ve onu okuyabilirsiniz. Bu milletin, bu milletvekillerinden oluşan Meclisin amacı, hedefi, siyaseti kesin olarak budur. Hiçbir zaman merkezi dışarıda bulunan bir teşkilatla işbirliği yapamayız.
Biz kendi kendimizi yönetmeye çalışırız. Bu memlekette çalışmak isteyenler, gerçekten çalışmak isteyenler memleketin içinde bulunurlar ve memleketin gerçek kaynaklarına, kitlelerine dayanırlar.
Bu yüzden Mustafa Suphi’ye ceza veremezsiniz efendim.
Bir de Doğunun durumunu incelemek için özel bir heyet gönderilmesini talep etmişler. Doğu’nun durumunu hangi açıdan anlamak istiyorsunuz?
Asıl mektubu getirip gizli tebligatta bulunan, söylediğim şeylerin hepsi hakkında olumlu, destekleyici yeterli deliller mevcuttur.
Tekrar delile gerek yoktur. Kanaatlerimizi tespit edebiliriz. Bu mesele hakkında eğer Kâzım Paşa’nın buna eğilimi ve bu eğilimin zarar doğuracağı tahkik edilmek isteniyorsa, bu çok açıktır. Azerbaycan’da, bilmem Dağıstan’da, Bolşeviklerin komünizme karşı ne gibi ciddi tedbirler düşündüğünü anlamak için, Hükümete olan tekliflerini inceleyebilirsiniz. Eğer bundan başka Doğu’da anlaşılması gereken ve henüz Beyefendi tarafından ifade edilen bir şey varsa, özel bir heyet gönderilmesi meselesi ki buna hiç gerek yoktur, Kâzım Paşa’nın ruh hali ve Bolşeviklere karşı hisleri biliniyor.
HÜSEYİN AVNİ BEY (Erzurum) — Kâzım Paşa’ya saygımız var. Erzurum valisi olmak için İstanbul’da bile çalıştık ve sonra o kadar basit bir adam değilim. Meselelere nüfuz edebilirim ve görüştüm. Şahsi garaz tanımam. Vali Hamit Bey ve Necati Bey’in Hükümete verdikleri son şeyi de söyleyin.
MUSTAFA KEMAL PAŞA (Devamla) / REİS PAŞA HAZRETLERİ — Şimdi efendiler, bu noktadan başlayacağım. Yine ben de, dünyada şahsi garaz taşıyan bir adam değilim.
Bir kere siz, Vali Hamit Bey ile Necati Beyin verdikleri şeyden nasıl haberdar oldunuz?
Üçü, Ermenistan barışını yapmak için tarafımızdan tayin edilmiş bir heyet murahhasadır ve onlarla yapılan gizli yazışmalar sizce neden biliniyor?
Bu Necati’nin bana yazdığı telgraftan sizin de haberiniz var.
Kâzım Karabekir Paşa’nın izlediği siyaset hakkında açıklamalarınızdan, şimdi bu noktayı açıklamak için bir şey daha söyleyeyim.
Siz, Necati Bey ve Hamit Bey’in haberdar oldukları heyet murahhasasının bir faaliyet tahliyesine belki vakıfsınız.
Ancak Kâzım Karabekir Paşa’ya Bakanlar Kurulundan verilen talimata vakıf mısınız?
Bana yazdığı telgraftan sizin de haberiniz var. Meseleyi aydınlatmak için soruyorum.
Orada ne renk ve şekil göstereceğine dair Hamit Bey ve Necati Bey’in bilgisi yoktur.
HÜSEYİN AVNİ BEY (Erzurum) — Şahsımda tereddüt ettim.
MUSTAFA KEMAL PAŞA (Devamla) — Çünkü her gittiğiniz yerde aleyhinde bulundunuz, yazık değil mi? Tarihe geçecek onun yaptığı şeyler.
REİS — Celseyi tatil ediyorum, beş dakika teneffüs için...
Kaynaklar;
Türkiye'de Sol Akımlar-Mete Tuncay
TBMM Gizli Celse Tutanakları
Wikipedia



.png)



Yorumlar
Yorum Gönder