ERZURUM VALİSİ DELİ HAMİT’TEN “TEŞKİLATI MAHSUSA ” Suphi ve Yoldaşlarının Katli 3.bölüm
ERZURUM VALİSİ DELİ HAMİT’TEN “TEŞKİLATI MAHSUSA ”
Suphi ve Yoldaşlarının Katli 3.bölüm
Cumhuriyetin kuruluş dönemini algılamak için her geçen olaya siyasi bir anlam verip, siyasi bir bakış açısı katmaya çalışmak , konuyu değil o güne kadar ki üretilen spekülasyonları anlamamıza yardım eder.
Bir politik vaka varsa ve onu anlamak istiyorsak, öncelikle siyasi bir gözlüğe değil, siyasetçi gözlüğüne ihtiyacımız vardır. Siyasetçi gözlüğü ile bakmak sübjektifizme götürmek gibi gözükse de, siyasi olayın özünü anlamak için atmamız gereken ilk adımdır.. Burada kastettiğim şey siyasal analizi küçümsemek değil , hangi aşamada ona ihtiyacın duyulması gerektiğidir.
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katlini anlattığım ilk iki yazım meclisin iki gizli oturumda yaşanan gelişmeleri anlatıyordu.
İlk yazımda Erzurum Mebusu Mustafa Durak ‘ın bu işin asıl faillerinden biri olduğunu , bunun en büyük kanıtını, meclisteki 21. mart 1921 tarihli konuşmasında verdiğini ifade etmiştim.
Öncelikle bir cinayet mağduru bir lince kurban gitmişse ve linç öncesinde mağdurun elinde bulunan bir eşya ya da obje ,cinayetin hemen sonrası başkasının elinde çıktıysa, bu kişinin lince katılanlardan biri olduğunu anlamak için özel bir mantığa gerek yoktur.. dedim..
Aynı şekilde devam ediyorum.
Eğer şüphelinin elinde , bu eşyanın üzerinde neden bulunduğuna ilişkin, maddi delillerle desteklenen güçlü bir senaryo yoksa , bu delil cinayet işlenen silahın birinin üzerinden çıkmasına benzer bir hukuki etkiye sahiptir.
Zaten Mustafa Durak’ın olay sırasında Erzurum’da linç gösterilerini örgütleyenlerin başında geldiği bellidir. “Önümüzde olan hakikatin ispatı gerekmez”. dedikleri gibi , tartışma götürmez ve derin siyasal analizlere ihtiyaç bırakmayacak bir şekilde , cinayet faillerinden biri ortaya çıkmıştır. dedim.
Bundan sonra iş, diğer suç ortaklarının tespitine ve varsa suçu azmettirenlerin bulunmasına kalıyor.
Aşağıda daha ayrıntılı sunacağım. Ama yazıya Mustafa Suphi’nin yanında getirdiği parti belgeleri ile başladığımız için bununla ilgili başka bir telgraftan bahsedeceğim.
5 Şubat 1921’de yani Suphi’lerin katlinden 7 gün sonra Deli Hamit Lakaplı Erzurum Valisi ,Dahiliye vekaletinin 2 Şubat 1921 tarihli telgrafına gönderdiği cevabi telgrafta Mustafa Suphi’den bahsederken “kendisinden ele geçirilen ayrıntılı dökümanlar” diye bir atıfta bulunmaktadır.
Erzurum Valisi Hamit, Mustafa Durak’la birlikte her şeyi örgütleyen kişidir. Sadece bu telgraf cinayetin failini gösterir. Bunu bir metafor olsun diye değil,basit bir cinayet soruşturmasına nasıl bakılması gerektiği konusunda bir tespit olarak koyuyorum.
Kaldı ki, yazının devamında işlenen bu örgütlü cinayetin tüm ayrıntılarını anlatacağım.
Hiçbir siyasal cinayet keyfi nedenlerle işlenmez. Siyasal saiklere dayanır. Bazen siyasal hasmı tasfiye niyetine, bazen bir siyasal hasımdan öç alma niyetine dayanabilir. Bazen de siyasal düzenin tanzimi için daha geniş kitlelere mesaj ve güç gösterisi kasdıyla işlenmiş olabilir.
Bazı siyasal cinayetler ise kazanılan zaferi taçlandırmak için gerçekleştirilir. Bu bir nevi adak ya da kurban töreni gibidir. Kazanılan bir zaferde , tanrılara şükran için tanrının şanına uygun sayıda ve şekilde kurban kanı gerekir. Kurbanın kimliğinin çoğu zaman hiçbir önemi yoktur.
İkinci yazımda da cinayetin diğer faillerinin izini sürerken, tamda bunun üzerinden devam ettim.
22 Ocak 1921 tarihli oturum bir müzakere oturumu değildir.
Yenilen tarafın tüm silahlarını teslim ederek karşı tarafın tüm şartlarını kabul ettiği bir teslim törenidir.
Bir teslim anlaşmasında ,teslim olanın iradesi olmaz, teslim alanın iradesi olur.
Teslim olanın söyleyeceği herşey, ağzından çıkan her kelam artık onun sesi ya da iradesi değil, teslim alanın iradesini yansıtır.
Mustafa Kemal gibi güçlü bir kişiliğin , bu kadar aşağılanmaya ve hakarete karşı en küçük bir kelam dahi edememesinin nedeni budur.
Daha da basitleştirelim..
Ruh hali muhtemel şöyle ortaya çıkmıştır.
“Erzurum ve Trabzon’da yaşanan anti-komünist ayaklanma dahada büyümeden,sonucu kestirilemeyen bir noktaya gitmeden, isyancı şeflerle anlaşalım. Çünkü bu ayaklanma Müdafa-i Hukuk derneklerini yani Kuvayi Milliye hareketini parçalama tehlikesini ortaya çıkaracaktır. “
Bunu sadece Mustafa Kemal için söylemiyorum.
Bir grup olarak Halk Zümresi’ni oluşturan mebusların ortak iradesi olarak bu tablonun ortaya çıktığını anlamak için özel bir çabaya gerek yok anlamında söylüyorum.. Dahiliye vekaletine 5 mart 1921 tarihinde “Deli Hamit” lakaplı Erzurum Valisi Hamit tarafından gönderilen telgrafta dahi bunun izlerini görürüz. 2.Grup sözcüleri Karesi Mebusu Vehbi, Basri ve Hüseyin Avni ‘nin küfür dolu konuşmaları ile birlikte okunursa bu tablo anlaşılır.
Tabi ki 21 mart 1921 tarihli Mustafa Durak’ın konuşmasını ayırmamak kaydıyla. Bu oturumlar,cinayeti ortaya çıkaran siyasal ortamı ve faillerin bir kısmını ortaya koyuyor. Ancak cinayetin bizzat örgütlenmesini gerçekleştiren, katilleri yönlendiren ve onlara infaz emri veren kişiyi ve onun temsil ettiği siyasal aklı göstermiyor.
Bu katil dönemin Erzurum Valisi Deli Hamit lakaplı Kapancızade Hamit Beydir. Onun siyasi biyografisini ayrıntılı olarak koyacağım.
Şimdi yukarıda bahsettiğim 5 Şubat 1921 tarihli telgrafın bütününü okuyalım ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının nasıl bir ruh haliyle bu katile teslim olduklarını anlayalım.
Dahiliye
Bakanlığına
2 Şubat 337 [1921] tarihli ve 448 numaralı şifreye cevaben:
Halkı heyecana ve harekete geçiren şey, herhangi bir gizli el veya propaganda değil; 16 Ocak 1921 tarihli telgrafnamemde ,Milli Meclis Başkanlığına arz ettiğim üzere, Mustafa Suphi’nin büyük bir cüret ve gösterişle, kalabalık bir heyetle Erzurum’a gelmesi, kendisinden ele geçirilen ayrıntılı bir rapordan elde edilen kapsamlı bilgiler, halkı komünizme teşvik etmek için Ankara’dan gelen mektuplar, Bakanlığınızdan Komünizm ve İştirakiyyun Fırkalarının hükümet tarafından resmen tanındığına dair gönderilen genelgeler, Bakû’dan gelen ve müslümanlara uygulanan zulümlere dair heyecan uyandırıcı haberler ve benzeri doğal tahrik edici sebeplerdir.
Bu sıradan sebeplerin oluşturduğu hareketliliği engellemeye çalışmak, hükümetin aksini istediği izlenimini vereceğinden son derece tehlikelidir.
Madem ki bugün Mustafa Suphi sınır dışı edilmiş, Ankara’daki partiler feshedilmiş ve hükümet, daha doğrusu meclis başkanı, halkı tatmin edecek bildirimler ve icraatlarda bulunmuştur; bu etkili sebepler ortadan kalktığında, heyecan ve hareketliliğin de doğal olarak sönmesi beklenir.
Bu nedenle, sonuçtan emin olarak rahat olunmasını ve bu konuda son derece ihtiyatlı davranılması gerektiğini bildirmeyi görev sayarım.
5
Şubat 337 [1921]
Hamit
Birazcık bürokratik dil ve adabı bilen hele Osmanlı gibi bürokratik geleneklere sahip devlet idaresinde , bu kadar ahlaksız ve küstah bir dilin mümkün olmayacağını herkes bilir. Komplocu katil Hamit “Siz görevinizi benim istediğim şekilde yerine getirdiniz .İsyan önemli değil çözeriz” deme öz güveni içerisindedir.
Sıradan bir insan dahi bu telgrafı okuduğunda, herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymayacak bir şekilde koskoca bir Meclis ve Başkanı Mustafa Kemal’in aşağılandığını ve teslim alındığını rahatlıkla anlar.
“Deli Hamit “ ismi Mustafa Suphi’lerin katline giden süreci anlatan tüm kitap ve yayınlarda aslında baş köşededir.
Ama çarpık bir şekilde.
Önce ilk sorumuz.Basit bir şekilde siyasal tarih bu adama nasıl bakmaktadır.?
Bu konu ile ilgili yazılan kitap,makale ve yayınların çoğunda,bu komplocunun geçmişinden ve kim olduğundan hiç bahsetmeden , (daha doğrusu merak etmeden ) adamın lakabı “deli” ise birileri mutlaka kullanmıştır mantığı ile onu kullansa kullansa ya Kazım Karabekir ya Mustafa Kemal ya da her ikisi birden kullanmıştır..senaryosu uydurulmuştur.
İkinci yazımda “Türkiye'de herkesi mutlu eden kurgu bir tarih okuyoruz. Ama kurgu tarih her zaman büyük boşluklar bırakır. Burada hiç bir siyasi bakış açısına ,analitik mantığa dayanmayan tarihçi/araştırmacı yorumları devreye girer. Bunlarla idare ederiz.” derken tamda bunu ifade etmiştim.
Mustafa Suphi’lerin Kars’ta Erzurum’a yolculukları sırasında,Kazım Karabekir, Mustafa Kemal ve Deli Hamit arasındaki telgraf trafiğinden hayali bir sonuç çıkartıp, bu sonucu yayanların çoğu iyi niyetli olsa da önümüze konulan senaryo budur.
Okuduğum kaynaklarda Deli Hamit’in tek başına karar verici olduğu söyleyen tek kişi Küçük Talat’tır. Küçük Talat Enver Paşa’ya yazdığı mektupta Deli Hamit’i tek başına işaret etmekte, ancak bu mektubunda Yahya Kahya’dan hiç bahsetmediği için bu mektuba olan güvenide azaltmıştır. Ancak Küçük Talat bu mektubunda Deli Hamit bağlantısını , bu cinayeti, Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir’e bağlamak için kullanılmıştır. Bir çok yayında bu makaleye atıf yapılması biraz da bu yüzdendir.
Tek başına özne olarak, bu cinayeti ona zimmetleyen yalnızda tek belgeye rastlandım.
Yine bir meclis gizli celsesi.
Konu” komünizm meselesi ve TCK’da yapılacak değişiklikler ”
Konuşma uzun ama sadece Mustafa Suphi’lerin katli ile ilgili bölümü alıyorum..;
AHMET KEMAL VARINCA (Gümüşhane).....
....Burada ilk komünist partisini yapan, Mustafa Suphi’dir. Mustafa Suphi, Erzurum’a, Erzurum hududundan geçtiği vakit -ki o vakit kuvayı milliye devrinde biz buradaki müstevlileri atmak için bolşeviklerle şöyle yandan bir temas etti. O zaman dahi Moskova’dan gelen cereyanlara karşı yine Mustafa Suphi’nin yüzüne bu millet tükürdü. Onu, avenesiyle birlikte öldüreceklerdi. Fakat Allah razı olsun.bildiğiniz gibi denizde, dalgaların arasına karıştı gitti. Yani bu nasyonalistler, milliyetçiler, bu Mustafa
Suphi’yi ve komünistleri ta denizin dibine kadar yuvarladı. Allah bunlardan razı olsun. Bunu yapanların başında Deli Hamit Bey vardı. Bu adamlar dünya komünist olsa yine milliyetçidirler...
Ahmet Kemal Varınca ile ilgili kısa bir özgeçmişine bakınca, 1887 doğumlu olduğunu mülkiyeden mezun olduğunu,cinayetin işlendiği tarihte kaymakamlık ve İç İşleri Bakanlığında çeşitli görevlerde bulunduğunu anlıyoruz. Olay tarihi olan 1921 yılında 33 yaşında bir kaymakamdır.
Konuşması basit bir spekülayonun ötesinde, bizzat görgü tanıklığına dayandığına , yada en azından kesin bilgiye dayanmaktadır.
Bu konuşmasına hiçbir milletvekili itiraz etmemiştir.
KAPANCIZADE HAMİT “Deli Hamit” KİMDİR?
Öncelikle bir şeyi belirtelim. Adam” deli “falan değildir. Son derece zeki ve eğitimli biridir.
Cin gibidir. Kalemi ve hitabeti son derece güçlüdür.
“Örgütçü” tanımını hak edecek şekilde ,insanları çok kolayca etkileme yeteneğine sahip biri olduğunu en azından hatıratından anlıyoruz.
Meclisin ilk döneminde, bürokratik işleri bilen, yetişmiş insan bulmak son derece güç olduğu için Valilik görevleri ile birlikte Gümrü anlaşması ve Fransızlarla Adana anlaşması müzakerelerinde yine o vardır.
Deli Hamit lakabı “lafını esirgemez “ biri olarak tanındığı için ona takılmıştır. Bunun yanında tiyatral yetenekleri son derece gelişmiş bir örgütçüdür.
Hamit 1878 doğumludur. Babası uzun yıllar Rodos’ta belediye başkanlığı yapmıştır. İlk öğrenimi Fransız hocalarından özel olarak almış,ardından 15 yaşına kadar İtalyan,Alyans ve Rodos Frere isimli okullarda okumuştur. Sonra İstanbul’a gelerek Galatasaray Sultanisini yani Galatasaray lisesini ardında Mektebi Mülkiyeyi tamamlamıştır. Arapça ve Farsça ile birlikte İtalyan’ca ,Fransızca , İspanyolca ,Bulgarca , Rumca’yı bazıları ana dil seviyesinde olmak üzere çok iyi bilmektedir.
Kaymakamlık görevlerini genelde Makedonya ,Selanik gibi Rumeli’nin çeşitli yerlerinde getirirken çete takibinde ve özel savaş taktiklerinde uzmanlaşır.
Sorgu tekniklerinde de son derece yeteneklidir. Zekasının neredeyse sınırı yok gibidir. Çete faaliyetlerini durdurmak için kurulan Istitlâat Komisyonu’nda çalışırken, devlet aleyhine faaliyette bulunduğu düşünülen fakat suçu belgelenemeyen bir Rum öğretmenin ağzından laf almak için, öğretmenin gözetim altında tutulduğu hapishaneye mandıracı köylü kılığında girip, istediği bilgileri almıştır. Bundan başka rüşvet aldığı iddia olunan bir jandarma subayına rüşvetin verileceği handa, çoban kıyafetiyle suçüstü yapmış, hatta bazen Rum çetecilerinin arasına palikarya kıyafetiyle dahi katılmıştır. 1910 yılında İttihat Terakki Partisinde kısa bir dönem müfettişlik yapar.
Balkan Savaşının patlaması ile birlikte gönüllüler birliğinde savaşa katılır.
Bunları kendi hatıratından biliyoruz.
1..Dünya Savaşının başlaması ile birlikte 1914-1915 yılları arasında 6 ay kadar Diyarbakır Valiliği yapar. Sonrasında Talat Paşa onu Dahiliye vekaletine alır. 1918 yılından sonra bu bakanlığın müsteşarlığına getirilir. Yine devamında Canik yani Samsun ve civarına mutasarrıf olarak atanır. Bu sırada Rum isyancılar, Laz çetecileri başta olmak üzere bölge son derece karışıktır.
Hamit Amasya Tamimi ile başlayan Anadolu hareketine uzun bir dönem hiçbir sempati göstermemiştir. Mustafa Kemal ile olan çatışmaları da böyle başlar. Mustafa Kemal’in ısrarlı davetlerine rağmen Sivas ve Erzurum kongrelerine de katılmadığı gibi delege de göndermez.İngilizlerle olan diyaloğu da son derece samimidir.
İngiliz raporlarında ondan takdirle söz etmektedir.
Hamit’i İstanbul hükümeti 27 ocak 1920’de Trabzon’a vali olarak tayin eder. 16 mart 1920’de ise İstanbul işgal edilir. İngiliz ve Fransız yönetimine girer.
Hamit’in Kuvay-i Milliye grubu ile ilk çatışması başlar.“ İngiliz işgal komutanı General Milne Harbiye Nezaretine bir muhtıra göndererek bütün sahillerdeki silah ve cephane depolarındaki askerî memurlar ile Türk muhafızların kaldırılarak, İngiliz memur ve muhafızlarına teslimini “ ister.
Mustafa Kemal önderliğindeki Heyeti Temsiliye , sahillerdeki silah ,mühümat ve askeri tedarik malzemelerinin İngilizlerin ulaşamayacağı güvenli bölgelere nakli için bir karar alırlar. Trabzon Alay komutanı Rüştü paşaya bu kararı iletirler.
Hamit “işgale karşı alınan tedbirler Trabzon halkının ruh halini bozabilir” gibi komik bir gerekçe ile Rüştü Paşayı ikna eder. Silah ve mühümmatın iç bölgelere naklini durdurur. Rüştü Paşada 20 mart 1920’de “Vali nakle izin vermiyor. Ne yapayım ? Diye sorar. Kazım Karabekir’in bunun üzerinde tartışma ve yorum olmayacak kesin bir emir olduğunu bildirmesinden sonra silah nakli başlar. Ama bu gecikme bir kısım cephanenin İngilizlerin eline geçmesine neden olur.
O dönemde Heyeti Temsiliye ile olan güven ilişkisini bozan diğer bir olay, İstanbul’un işgali sonrası 18 martta İngilizlerin talebi ile Giresun’daki olayları soruşturmak üzere Giresun’a giderken, seyahatinde İngiliz torpidosunu kullanmasıdır. Oysa öncesinde Heyeti Temsiliye “ mülkî ve askerî görevlilere kesinlikle İngiliz gemilerine binmemeleri için gerekli tebligat” yapmıştır.
Bu olayda Hamit ile Meclis hükümeti arasındaki diğer bir önemli krizdir.
Trabzon’da BMM seçimlerinin ertelenmesi
Erzurum ve Sivas kongrelerinin organı olarak ortaya çıkan Heyeti Temsiliye’nin ulusal bir meclisin kurulması için tüm bölgelerde en kısa süre içerisinde mebus seçimlerinin yapılmasına karar verdiği biliyoruz.
Heyeti Temsiliye en kısa süre içerisinde mebus seçimlerinin gerçekleştirilmesi için Vali Hamit’e emir göndermesine rağmen,Hamit bu seçimi yaptırmaz. Hatta alay komutanı Rüstü’ye telgraf gönderilir. Hamit yine bu telgrafların hiç birini ciddiye almaz.
Rüştü Paşa’ya “eğer mebus seçimi yapılırsa, İngilizlerin öfkesini çekeriz .Onlar da Trabzon’u işgal eder” der.
İşler zıvanadan çıkınca ,Kuvayı Milliye’nin tek irade olduğu belirtilerek,Valinin bu karşı koymasının söz konusu olamayacağı belirtilerek, Hamit’i tehdit ederek seçimi yaptırırlar.
Hamit son ana kadar direnmiştir.
Son olarak 25 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği “sahillerdeki heyecan sebebiyle” seçimin ertelendiği, yolundaki telgrafından sonra, Ankara-Erzurum-Trabzon üçgeninde bir hafta yoğun olarak devam eden yazışmalar nihayetinde Erzurum’dan Kâzım Karabekir
Paşa’nın “seçimlerin yapılması için gerekirse şiddetli tedbirlere başvuracağım ..demesi üzerine seçim ancak gerçekleşir.
Nihayet seçimler 10 nisanda gerçekleşir. O tarihe kadar diğer bölgelerde seçimler tamamlanmış. Mebusların bir kısmı çoktan Ankara’a varmıştır. Hamit’in engellemeye çalıştığı seçim şimdiki gibi her tarafa sandıkların kurulduğu bir seçim değil, Trabzon eşrafının kendi arasında yaptığı bir toplantıdır. Sonuçtan Vali Hamit’le birlikte eşraftan Nemlizâde Sabri Bey, eski
mebuslardan Eyüpzâde İzzet Bey, Ceza Reisi Alaybeyzâde Faik Bey ve Deniz Kıdemli Yüzbaşısı Kadızâde Recai Bey’inde dahil olduğu 5 kişilik mebus heyeti seçilir. Ve Ankara’ya bildirilir.
Sonuç olarak; 23. nisan 1920’deki oturuma bu mebusların hiçbir katılamamıştır. Bu mebuslardan Sabir bey sağlık nedenleri nedeniyle istifa eder. Mustafa Kemal 3 mayısta çektiği telgrafta,1 mayıs oturumunda gelmeyen mebusların izinli sayıldıklarını,ama en kısa zamanda Ankara’ya gelmelirini ister.
TRABZON MEBUSLARININ KATLEDİLMESİ
Mustafa Kemal’in bu telgrafı üzerine Eyüpzâde İzzet ve Alaybeyzâde Faik Beylerle,Gümüşhane mebusları ile birlikte Hamit beye yola çıkmak istediklerini bildirirler. 3 mayısta yola çıkarlar.
Tabiki Hamit yanlarında yoktur.
Ancak Samsun Çarşamba’da eşkıya pususuna düşen heyetten Gümüşhane mebusu Ziya Bey ile Eyüpzâde İzzet Bey vurulur. Saldırıyı gerçekleştiren Balıkesirli Hasan Çavuş
çetesidir. Çete yaralı olan muhafızlara ve diğer mebuslara dokunmaz. Herhangi bir soygunda yapmadan olay yerinden ayrılır.
Bunun üzerine 12 mayısta Mustafa Kemal, Hamit görevden alındığını, vekaleten yerine Alay komutanı Rüştü’ye bırakması ve diğer mebuslarla birlikte derhal Ankara’ya gelmesi için Kazım Karabekir’e telgraf gönderir. 21 Haziran 1920’ye kadar, çekilen onlarca telgrafa rağmen Hamit makamını bırakmaz. 23 haziranda Ankara’ya doğru yola çıkar. 5 eylüle kadar mecliste duran Hamit 5 eylülde memuriyetle mebusluğun birleşmeyeceği yönündeki kanun çıkınca mebusluktan ayrılma dilekçesi verir.
Aslında doğrudan tayini çıkmadığı halde Trabzon’a gider. 30 eylülde ulaştığı Trabzon’da vali olarak karşılanır. Trabzon’a ulaştığında oradaki havayı hatıratında “Vilayeti büsbütün değişmiş
buldum. Doğu ve batı, resmi ve askeri çevrelerinden esen Bolşevik rüzgârı Trabzon’un aynı çevrelerini zehirlemiş bulunuyordu. Bu afetin tahribatını yakından dinleyen ve resmi teşviklerle Bakü’ye gönderilen Kongre azalarının tespitleriyle kanaatleri perçinleşen halk bu temayüle karşı pek heyecanlı bulunuyordu. Askerler şeklen dahi olsa kızıl komşularına benzemek için formalarını yırtmışlar, kollarına birer kırmızı işaretler takmışlardı” diye tarif etmektedir.
Buradaki havadan son derece rahatsız olan Hamit Müdafi Hukuk Cemiyeti ileri gelenlerle toplantılar gerçekleştirir.
Hatıratında “Komünizmle Mücadelelerim” bölümü son derece ilginçtir.
Kızıl cerayana gelince: Bazı kişileri çağırarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde genel bir toplantı düzenlemelerini ve benden açıklama istemelerini önerdim. Bu toplantıya askeri yetkililer de katılmıştı. Komünizmin tehlikeleri hakkındaki görüşlerimi açıkça ifade ettim. Bakü’den yeni dönen Hafız Mehmet Bey de eksiklerimi tamamladı.
Halkın heyecanını artıran ve resmi çevrelerde görülen kırmızı tezahürat iddialarını, “Meclis çoğunluğunun bu akıma kesinlikle katılmadığını ve Nazım Bey’in İçişleri Bakanlığı’na getirilmesiyle yaşanan olayın, bu vesileyle hükümet merkezinde oluşan uyanıklığı” anlatarak toplantıdakileri rahatlattım.
Herkes, bu toplantıdan bir ölçüde teselli bulmuş olarak ayrıldı. Ancak bununla yetinmeyerek, her ihtimale karşı bir karşı komite kurulmasını tavsiye ettim. Gerçekten de birkaç gün sonra ilgililer Belediye binasında toplanarak “TEŞKİLATI MAHSUSA ” kurma çalışmalarına başladılar.
Hamit hala kendisini Trabzon Valisi olarak görmektedir.
Birazda Refet Bele’nin zorlamasıyla Hamit 14 ekim 1920’de Valilik yapmak üzere Erzurum’a doğru yola çıkar.
Hamit Erzurum’a ulaştığı dönem Ermeni Taşnaklar başlayan çatışma dönemidir.Çatışma Taşnakların yenilgisi ile bitirince , Gümrü Anlaşmasının görüşmelerine Kazım Karabekir ve Erzurum Mebusu Necati ile birlikte Türk heyetini olarak tayin edilirler.
Hatıratının bu bölümü ilginç olduğu için aynen alıyorum.
Kâzım Karabekir Paşa’nın Komünizm Propagandası Yaptığı İddiası
Gümrü’de bizi Ermenilerden çok, Cephe Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın Bolşevizm eğilimleri meşgul ediyor ve üzüyordu.
Hiçbir gün geçmezdi ki, Karabekir Paşa hepimizi yanına çağırıp komünizmin faydalarından bahsetmesin ve kurtuluşun tek yolunun bu olduğunu savunmasın.
Tek mantıksal dayanağı olarak, kısa sürede İspanyol gribi gibi tüm Doğuyu saran bu “hastalıktan” kurtulmanın mümkün olmadığını, kayıtsız kalarak ülkenin bu akım tarafından baştan sona kaplanmasını beklemektense, teşkilatlanmaya yukarıdan başlamanın daha doğru olduğunu söylüyordu.
Bolşevizm kavramıyla tamamen çelişen bu mantığın yanlışlığını Paşa’ya bir türlü anlatamıyorduk. Her gün itirazlarımız karşısında susmak zorunda kalsa da, ertesi gün aynı heyecanla iddialarını sürdürüyordu.
O sırada Celaleddin Arif Bey ve Erzurum Milletvekili Durak Bey de oradaydı. Celaleddin Arif Bey, mütarekenin ilk günlerinde yardımından faydalanılmak üzere Paşa tarafından davet edilmişse de, Erzurum’daki bir olaydan dolayı Ankara, onun delege olmasını kabul etmemişti.
Paşa, Bakü’de bulunan adamlarından, özellikle Dr. Fuat Sabit Bey’den aldığı raporları kesin deliller gibi önümüze sunardı.
Bir gün, Komünist Partisi’nin Meclis’te güç kazandığını ve kendisinin bu parti tarafından askeri komiser seçildiğine dair Mustafa Kemal Paşa’nın şifre anahtarıyla Hakkı Behiç Bey’den aldığı bir telgrafı göstererek, bunu da görüşlerinin doğruluğuna kanıt olarak öne sürdü.
Ancak yine bir etki yaratamadı ve her zamanki susturucu cevaplarla karşılaştı.
Paşa, bu konuda sadece sözde kalmayıp eyleme de geçti. Gümrü’de kendi kurmayları aracılığıyla yoksul kesimlere bir teşkilat kurdurarak uygulamalara, asıp kesmeye ve yağmalamaya başlattı.
Yetmezmiş gibi, İran’ın Makû Hanlığı’nda Bolşevik teşkilatı kurması için o bölgedeki Tümen Komutanı’na emir vermeye kalkıştı.
Biz bu durumu, olası sonuçlarıyla birlikte Meclis Başkanlığı’na bildirdik. Buna rağmen, bu rahatsız edici ortamdan 4 Aralık’ta Gümrü’den ayrılarak Erzurum’a döndük.
Karabekir Paşa’yı Meclis Başkanlığı’na Şikâyet Ediyoruz;
Erzurum’a döndükten sonra, izlenimlerimize dair Meclis Başkanlığı’na aşağıdaki telgrafı çektik:“Görevimizi tamamlayıp Erzurum’a döndük.
Kâzım Karabekir Paşa, askıda kalan Kafkas meselesinin görüşmelerinde bulunmamız için Kars’ta beklememizi bildirdi.
Ancak, yüksek makamınızdan bir emir alınmamış olması ve barış görüşmeleri sırasında tanık olduğumuz bazı olayların, ülkenin geleceği ve özellikle belirlenmekte olan doğu politikasıyla yakından ilgisi bulunması nedeniyle, bu konuları size bildirmeden herhangi bir taahhüde girmeme isteği, bizi bu öneriyi kabul etmekte tereddüt ettirdi. Görüşlerimizle bağdaşmayan hususları aşağıda sunuyoruz:Komutan Paşa, komünizme ve dolayısıyla Rus politikasına aşırı derecede eğilim gösteriyor.
Mustafa Suphi, bilinen Zor Mutasarrıfı Zeki ve Halil Paşa’nın telkinlerinden ilham alan bu eğilimi, yüksek müsaadelerinizle ‘bilinçsiz’ olarak nitelendireceğiz.
Çünkü daha dün, basit bir olayı abartarak hükümetin benimsediği halkçılığı suçlamaya vesile yapan bir kişinin -aynı zamanda Ordu Komutanı- mutlak hâkimiyet ve komünist olma arzularını akıl, mantık ve çevremizde yaşanan olaylarla bağdaştıramıyoruz.
Gerçekten, bizi de bu fikre çekmek için öne sürülen teoriler, Kâzım Karabekir Paşa’nın sosyalizm ve komünizme dair en temel toplumsal bilgilerden bile uzak olduğunu göstermiştir.Herkes kendi görüşlerinde özgür olsa da, Paşa’nın devamlı nutuklarla orduya Bolşevik simgelerini sokmaya çalışması, bu doğrultuda fiili uygulamalara girişmesi ve tüm bu tezahüratları doğu vilayetlerindeki eğilimlere bağlayarak merkezi yanlış yönlere sevk etmesi, ülkenin yüksek çıkarlarına zararlı gördüğümüz için eleştirmek zorunda kaldık.
Ayrıca şunu da ekleyelim: Paşa’nın bu fikrine, orduda birkaç subay dışında kimse destek vermediği gibi, doğuda hiç kimse taraftar değildir. Aksine, bu eğilimler orduyu içten içe yıpratmakta, halkı hükümetten soğutmakta ve karşı önlemler almaya zorlamaktadır.Siyasi durumun bizi Ruslarla iş birliği yapmaya mecbur ettiğini biz de anlıyoruz.
Ancak bu mecburiyetle komünizm arasında bir bağlantı göremediğimiz gibi, bizden -sahte bile olsa- böyle bir maske takmamızı isteyen de yoktur. Hal böyleyken, bu eğilimi doğuda ‘kırmızılar’ tarafından son zamanlarda takdir edilen nüfuz ve hâkimiyetimizi feda ederek zillet ve bağımlılık derecesine kadar ilerletmek, doğru bir hareket ve siyaset olarak görülemez.
Bu eğilimin idari ve siyasi etkilerine gelince: Paşa, Gümrü’de maiyetindeki birkaç subayın da katılımıyla yoksul kesimlerden oluşan bir teşkilat kurdurarak ülkenin idaresini bu kişilere teslim etmiştir. Bu kişiler, verdiğimiz silahlarla donatılmış adamlarıyla birçok kimseyi gözümüzün önünde tutuklayıp mallarını yağmaladılar.
Ermenilerin ve Amerikalıların sorularına karşı, ‘Biz ülkenin iç yönetimine müdahale etmiyoruz’ gibi çocukça cevaplar verildi. Özetle, eşkıyalığa alet olduk. Bu teşkilatın Ermenileri tehdit edeceği sanılmışsa da, sonraki eylemler bu sanının boş olduğunu göstermiştir.
İkincisi: Paşa, Bolşevikleri görüşmelere katmakta ısrar etti. Tarafımızdan yapılan kesin itirazlar ve Dışişleri Bakanlığı’nın üst üste talimatları üzerine bunda başarılı olamadı. Ancak, görüşmelere katılmaktan ziyade, Ermenistan’a Bolşevizmi sokmak için Türk taahhüdünden faydalanmak amacıyla Gümrü’ye gönderilen Mdivani, görüşmelerden habersiz kalmadı, edindiği bilgilerle entrikalarını çevirdi ve sonuçta kırmızı perde altında eski sınırların ihtişamını geri getirmeye yönelik Rus emelleri gerçekleşti.
Bolşevik Ermenistan’a jest yapmak isteyen Mdivani’nin etkisi, Paşa’yı antlaşmanın imzalandığı ertesi gün Nahçıvan ve Şirver bölgesinin Ermenilere bırakılması gibi garip bir fikre sevk etti.
Bu yersiz teklif, doğal olarak tarafımızdan kesin bir şekilde reddedildi. Özetle, Ermenistan’a Bolşevizm adına Rus nüfuz ve hâkimiyetinin geri getirilmesini doğu politikamıza tamamen zararlı gördük ve merkezden gelen talimatlara dayanarak Paşa’nın bu konudaki aksi isteğine engel olduk.
Ancak, Dışişleri Bakanlığı’nın sonradan demagojiye karşı fikrini değiştirmesi ve bilinçli olarak açık bırakılan yollardan kırmızı ordunun, yine bizim onay ve yardımımızla Ermenistan’a girmesi, bu girişimlerimizi boşa çıkardı. Ne yazık ki, elini ayağını bağlayarak zararsız ve teslimiyetçi bir hale getirdiğimiz 500.000 Ermeni yerine, 150 milyonluk Rus kütlesi yerleşti.
Sonuç olarak, doğu yolumuz tekrar kapandı.
Böylece Ermenistan’da emellerine ulaşan Ruslar, şimdi de Batum’u hedef gösterip yine bizi aracı yaparak Gürcistan’a sahip olmak istiyorlar. Bu kez atanacak heyet de bağımsız bir siyaset izlemez ve Ruslara uyarak hareket ederse, aynı sonucun ortaya çıkması kaçınılmazdır.Burada, Ruslar tarafından doğuya dahil edilmesindeki zararın fark edildiğini, Mdivani tarafından defalarca ifade edilen ve geçen yazışmalara göre sonradan Ankara’da yarı resmi bir şekil aldığı anlaşılan komünizme dair görüş belirtmeyeceğiz.
Yalnızca şunu bildirelim: Şu anda Rusya’da korkuyla sürdürülen bu doğal olmayan durumun devamına, yaratıcılarının bile emin olmadığını, Gümrü’de karşılaştığımız Azerbaycan ileri gelenlerinden ve hatta Mdivani’nin yakınlarından anladık. İstenirse, yukarıdaki hususlara ilişkin kesin delilleri ve Mdivani ile yapılan görüşmeleri detaylı olarak sunarız.”
10
Aralık 1920
Necati - Hamit
Telgrafın tarihi 10 aralıktır. 20 gün sonra Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’a ulaşacaktır.
Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir, Suphi’lerin katledilmesi ile ilgili yazılan senaryoların çoğunda
Erzurum Valisi Hamit aracılığıyla cinayete ortak kılınmaya çalışılmıştır. Hamit’in yukarıdaki hatıratı bunu tümden boşa çıkarmaktadır.
Mustafa Kemal Hamit’ten ölesiye nefret etmekte, Hamit’te Mustafa Kemal’den ölesiye nefret etmekte ve büyük kin duymaktadır. Hamit’in Kazım Karabekir’e olan duygularına ise yukarıdaki rapor fazlasıyla ortaya koymaktadır.
Yazımın konusu sadece Mustafa Suphi olduğu için daha sonra yaşananları yazıma almayacağım. Ancak aralarındaki ilişki bundan sonrada parlak değildir.
Özellikle Trabzon Mebusu Ali Şükrü’nün 1923 yılında Ankara’da Topal Osman tarafından öldürülmesi sonrası yazdığı makalenin son bölümünü buraya alıntılıyorum.
......................
Artık bugünden sonra olacak olayların günahı, bu olaylara sebep olanlara aittir.
Açılan ağızları kapatmak yoluyla kötü niyetlerini gerçekleştirmeye yeltenenler, Osman’ın kirli ellerine muhtaç bir şekilde boyun eğen zavallılar şunu bilsinler: Millet, dış bağımsızlığına olduğu kadar iç özgürlüğüne de âşıktır.
Gerekirse bu yolda daha nice Ali Şükrüler feda ederek karşısında dimdik duracak, her hırsı kıracak, her yalanı yırtacak ve nihayet Kemal’in ruhunu şad edecektir.
Zulümle,
adaletsizlikle özgürlüğü yok etmek mümkün değildir.
Çalış,
eğer becerebiliyorsan, insanlıktan idraki kaldır!............
MUSTAFA SUPHİ’LERİN ÖLDÜRME EMRİ
Hamit’in katliamı bizat örgütlediğinin samimi bir itirafı yine hatıratında yer alıyor.
Bu bölümü aynen alıntılıyorum..“Birkaç gün sonra Bekir Paşadan aldığım bir telgrafnamede “Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gitmek istediği, ancak Erzurum’un galeyanından çekindiğini” bildiriyor ve benden, vilayetim dahilinden selametle geçmesi için teminat istiyordu.
Cevaben yazdığım telgrafta “vilayetin hududu dahilinde fiilen tecavüz vukuu ihtimali olmadığını ve bununla beraber dünyanın mihverini değiştirecek bir inkılaba azmedenlerin o inkılapların icaplarına boyun eğmeleri tabii bulunduğunu” bildirdim.”
Hamit bu telgrafın Mustafa Suphi’ler Erzurum’a ulaşmadan önce Bekir paşaya gönderildiği söylüyor.
Diğer kitap ve yayınlarda bu telgraf yer almıyor. Yada ben rastlamadım.Sadece hatıratında yer alıyor.
..”bununla beraber dünyanın mihverini değiştirecek bir inkılaba azmedenlerin o inkılapların icaplarına boyun eğmeleri tabiidir” deniyorsa, bunun bir ölüm ve infaz kararından başka bir şey olmadığını anlamak için özel bir zeka gerekmez..
HAMİT’İN İNGİLİZLERLE OLAN İLİŞKİSİ
Bu yazının son bölümüne Hamit’in İngilizlerle olan ilişkisine ayırdım. Hamit’in İngilizlerle olan ilişkisi aslında ayrı bir kitap konusu olabilir.
İngiliz torpidosu ile seyahati anlattığı bölümde “Şurada bu vesile ile arz edeyim ki ben, İngilizlere ne düşmanlık ettim, ne de hizmetlerinde bulundum. “der..
Yine hatıratından sadece örnek olsun diye birkaç bölüm daha vereceğim.
“Ertesi günü Mr. Graves’i görmek üzere sefarethaneye gitmiştim.
Çıkacağım sırada Başkatip Ryan odasına davet etti. Eskisi gibi kendisiyle siyasî tartışmaya koyulduk. O, millî hareket’in İngilizlere karşı düşmanlık amacı güttüğünü iddia ediyordu. Ben harekatın savunma gayesiyle olduğunu, hiçbir devlete karşı düşmanlık gütmediğini, aksine düşmanlıkları gidermeyi amaçladığını ispata çalıştım.”
“Parlamento Oyunları ve Komünizm
Bu hadisede en çok dikkati çeken cihet, riyâset odasından sızan aleyhimdeki propagandalar oldu. Güya ben İngiliz taraftarıymışım. Bir İngiliz torpidosuyla İstanbul’a gitmişim. Onun için seçilmem uygun değilmiş! Parlamento entrikalarının bu şekli de pek çirkin oluyor.Evvelce de bir vesile ile arz ettiğim gibi ben İstanbul’a İngiliz torpidosuyla gitmedim değil, gidemedim.
Rus kumpanyasının Frat(?) vapuruna binmeye mecbur oldum. İngiliz dostluğuna gelince: Bundan kasıt,vazife gereği münasebette bulunduğum birkaç memurla iyi geçinmekliğim ise, bundan milletimin zarar görmediği Samsun ve Trabzon’daki icraatımla sabittir. Önce de söylediğim gibi ben, ne bazıları gibi 300 kilometre dahilden İngilizlere ilân-ı harp ve ne de dalkavukluk ettim. Memleketimin menfaatlerinin icaplarına göre hareket etmek benim mesleğimdir..”
Ülkeni ve başkentini işgal eden bir güce karşı hiçbir düşmanlık hissetmiyorum. ..demek için son derece güçlü bir cesaret ve irade gerekir.
Ancak konumuz Hamit’in Erzurum ve Trabzon’da linci örgütleyecek öz güveni nasıl aldığı meselesi ile bu konunun Hamit’in İngilizlerle olan ihmal edilerek anlaşılamayacağını düşünüyorum..
Bolşevik iktidarın dış dünyaya yansıması açısından 1920 Sovyet tarihi açısından çok erken bir tarihtir.
İngilizlerin silahlandırdığı Amiral Kolçak yönetimindeki ve İngilizler ve Fransızlarının eseri olan Beyaz Ordu yenilmiş ve Kolçak Ocak ayının başında teslim alınmıştır. Ancak güneyde Wrankler hala hakimdir.Ukrayna ise Polanya işgalindedir. Ancak bahar aylarında Kızılordu ,Polanya ordusunu sürmeye başlayacaktır. Gürcistan’da ise Menşevik hükümeti vardır.
Bu kadar büyük Sovyet ve Komünizm nefretini ortaya koyacak ,ortada doğru dürüst bilgi akışı da yoktur.
Sadece Bakü’ye gidip gelenlerle bu düşmanlık halinin doğması akıl dışıdır.
Kaldı ki; Sovyet Rusya ve Lenin Anadolu’nun kurtuluş mücadesini sonuna kadar karşılıksız olarak destekleyeceklerini açıkça belirtmişlerdir. Hatta Hamit’in Ankara’da bulunduğu ağustos ayında Sovyet-Türk protokolü ortaya çıkmıştır.
Trabzon’da ve Erzurum’da örgütlediği isyanın tek başına, yardım almaksızın tek başına gerçekleştirdiğine inanmak için oldukça saf olmak gerekir.
Hamit’in komünizme karşı düşmanlığı dışarıdan ona aktarıldığı ,düşman olarak görmediğini ifade ettiği İngilizlerin katkısı olduğu son derece açıktır.
Mustafa Kemal'in cevabı ne olmuştur?
En önemli soru budur. İnfaz emrini yerine getiren Yahya Kahya Topal Osman’ın yardımı ile İsmail Hakkı Tekçe tarafından 3 Temmuz 1922’de otomobille Soğuksu’da ki evine giderken kurşunlanarak öldürülmüştür.
Öncesinde de, Mustafa Kemal'in Müdafai Hukuk Cemiyetinin zimmetlenen para gerekçe gösterilerek,.Yahya Kahya'yı tutuklatmaya çalıştığı bilinmektedir.
Trabzon Valisi Sami Bey gizlenen Kâhya’yı bulamayınca kardeşi Zekeriya Bey ile 8 adamını tutuklamış, yakalananlar önce Sarıkamış ardından Sivas’ta hapsedilmiş ve Kahya Yahya'nın yerini söyletebilmek için ağır şekilde işkence gördüklerini iddia etmişlerdir.
Bunun üzerine Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kazın Karabekir’e telgraf çekerek ,Kâhya’nın kendiliğinden karargâha geleceğini bildirmiş, Ali Şükrü Bey ise valiyle görüşerek tutuklandıktan sonra askerlerden kötü muamele görmeden adalete teslim edilmesini güvenceye almaya çalışmıştır.
Soruşturma sırasında Ali Sait Paşa, Ali Şükrü Bey’e baskı yaparak Cemiyet heyetinin istifasını sağlamış ve Kâhya’nın teslim olmasını sağlamıştır. 12 Ocak 1922’de Sivas Bidayet Mahkemesi’nde yargılanmak üzere tutuklanan Kâhya, Samsun üzerinden Sivas’a gönderilmişse de kısa bir süre sonra serbest bırakılıp, Trabzon’a geri gönderilmiştir.
Tüm bu olaylar 1921 yılı kasım ayında Suphi'lerin katlinden 9 ay sonra gerçekleşmiştir. Zaten bundan kısa bir süre sonra, temmuz 1922'de Osman Kahya cezalandırılacaktır.
En çok uydurulan senaryo, Kahya Yahya'nın cinayeti, Mustafa Kemal'in emri ile işlediği tezi üzerine kurulmaktadır. Bu senaryonun tarihsel olarak hiç bir temele dayanmadığı Kahya Yahya'nın başına gelenler göstermektedir.
Mustafa Kemal önce Yahya Kahya'yı tutuklatmak istemiş, ancak Sivas'taki yargılamada serbest kalmasını engellemeyince , bu sefer İsmail Hakkı Tekçe aracılığıyla Yahya Kahya'nın hak ettiği cezayı vermiştir.
Mutlaka bir senaryo kurgulanacaksa, tarihsel olaylara en uygun senaryo budur.
Kaynaklar;
1)Kapancızade Hamit Bey- Halit Eken Yeditepe yayınları
2)Bir ihtilal olarak milli mücadele-Sungur Savran,-Yordam Kitap
3)TBMM Gizli Celse tutanakları
4)Türkiye Komünist Fıkrasının Kuruluşu ve Mustafa Suphi-Yavuz Arslan
5)Milli Mücadele Yıllarında Muhalif ve Bolşevizm Karşıtı Bir Vali: Kapancızâde Hamit Bey
İsmail AKBAL(Makale)
6) Mustafa Suphi’nin katli ve Yahya Kâhya Olayı-Özhan Öztürk (Makale)
Yorumlar
Yorum Gönder