CİNAYETİN ANATOMİSİ- Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının katli
CİNAYETİN ANATOMİSİ- Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının katli
Deldiler göğsümü 15 yerinden,
sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden!
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!!
Kalbim
kanlı bir bayrak gibi çarpıyor,
ÇAR-PA-CAK!!
Nazım
Fail ise Erzurum mebusu Mustafa Durak’tır. Durak Meclisteki konuşmasının bir bölümünde “Bolşeviklik ve komünistlik için Türkiye adına çalışan sefil kişiler, Rusya’da Mustafa Suphi ve arkadaşlarıdır. Onların gizli komitelerinden çıkan notları sunacağım, okuyacaksınız. Der ve devamında..
Efendiler,
Bakü’deki gizli komitenin seçim belgelerini okuyorum: Bu oturum sadece kongre üyeleri arasındadır. Kendi el yazılarıdır, taslağın aynısıdır. Önce teşkilat tüzüğü, madde madde kabul edilerek merkez yürütme kuruluna yetki verilmiştir.
Burada bazı karalanmış yazılar var. Görevlendirilen yoldaşlar aşağıda belirtilmiştir:
Mustafa Suphi Yoldaş: İttifak görüşmeleriyle…
Mehmet Emin Yoldaş: İkinci başkan olarak 27 oyla…
“diye devam eder.
Konuşma meclisin 11 nisan 1921 tarihindeki gizli oturumunda ,15 ‘lerin katlinden yaklaşık 70 gün sonraya tekabül etmektedir.
Bu arada Bakü’de bulunan TKP/Dış Büronun 15’lerin katlini 3 mart 1920’de öğrendiğini, aynı gün yaptıkları toplantıdan anlıyoruz.
Mustafa Suphi’nin partiyi Türkiye’ye taşımak amacıyla gelirken , yanında partinin kongre ve diğer toplantı tutanaklarının birer sureti ile geldiği anlaşılmaktadır. Bunların dışında Mustafa Suphi’nin yanında getirdiği para ,altın vd. şeyler , tekneye bindirildiği ana kadar yanındadır.
Durak’ın konuşmasından anlıyoruz ki , bu belgeler bu katilin elindedir. Durak Trabzon /Değirmendere’ye kadar tüm yaşananları ve TKP önderlerine yapılan zulmü açıklıkla ve övünerek anlatmaktadır.
Bunun öncesinde bu adamın rolünü anlamak için “Erzurum Valisi Hamit Bey'den Mustafa Kemal Paşa'ya gönderilen 16 Ocak 1921 tarihli telgrafa bakalım;
“M. Suphi'nin yaklaşması ve Ankara'dan Cafer'in hemşerilerine 'hemen Bolşevik olun, kesiniz, kırınız, herkesi kendi seviyenize indiriniz' gibi hezeyanlarla dolu mektup Erzurum halkını fevkalade galeyana getirdi. Dün Mebus Durak Bey'in de içinde olduğu eşraf, ulema ve esnaftan meydana gelen bir heyet makama gelerek hükümetin komünizme karşı siyasetini sormuş, komünizme karşı şiddete ve silaha başvuracaklarını belirtmişlerdir.
Önceden sizden gelen telgrafta yazılan çerçevesinde hükümetin Ankara' da kurduğu (komünist) fırkasının maksadını anlatarak kendilerini tatmin ettim. Mustafa Suphi 'nin ise hiç kimseden himaye ve yardım görmediğini, buraya gelirse buna karşı hükümetin her türlü tedbiri aldığını belirttim.”
Yanılmıyorsam ,Mustafa Durak’ın 11 nisan 1920 tarihinde gizli oturumda yaptığı konuşma bu güne herhangi bir kitapta ya da yayında yer almadığı gibi , bu katilin her hangi bir yerde ismi dahi geçmemektedir.
En azından yazının kaynakça bölümünde yer alan ve çeşitli yazılarda referans olarak kullanılan kitaplarda rastlamadım.
MUSTAFA DURAK KİMDİR ?
Mustafa Durak ( daha sonra soyadı olarak “SAKARYA” yı almıştır), Erzurum’ludur. Durak, İlk ve orta öğrenimini Erzurum’da tamamladıktan sonra . İstanbul Polis Okuluna devam eder. Öğrenciliği sırasında Padişah Abdülhamit yönetimine karşı eylemleri gerekçesi ile Sinop Kalesine sürgüne gönderilir. 1908’de , Meşrûtiyetin ilânından sonra Erzurum’a döner.
Önce 7 Ekim 1908’de Erzurum Polis Müdürlüğünde 2. Komiserliğe tayin edilir.
Yukarıdaki takvimden Nisan-1915 Ermeni tehciri sırasında Bitlis Milis Tabur komutanı olarak görev yaptığını anlıyoruz.
Mustafa Durak’ın 11 nisan 1920 günkü konuşması , onun gizli konspiratif kimliğini ortaya koyan yalanlarla bezeli manipülatif bir konuşmadır.
Komünizm ile ilgili uydurulmuş ne kadar yalan ve provokatif bilgi varsa kusmuş, konuşmanın getirdiği şehvetle, işlediği suçu da bu arada zımni olarak itiraf etmektedir.
Bugüne kadar Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir’in rolü üzerinde çok şey söylendi. TKP/Dış Büro adına yayınlanan bildirilerin çoğunda, doğrudan zikredilmemiş ise de sorumluluğun onların üzerine yıkıldığını görüyoruz.
Yine bir kısım yayınlarda , Enver ve Teşkilatı Mahsusa artıklarının bu eylemi gerçekleştirdiğine ilişkin son derece güçlü bir tez vardır. Mustafa Durak üzerinde herhangi bir tartışma dahi gereksiz bir şekilde, eski bir İttihatçıdır. Polis ve özel savaş elamanı olarak tüm kariyeri, İttihat Terakki kimliği ile gelişmiştir.
Mustafa Kemal’e yakın bir kişilik midir?
Bu konuşmadan anlıyoruz ki, Mustafa Kemal’den nefret etmektedir. Ama bunu açıkça itiraftan çekinmekte, nefretini komünizm ve yahudiler üzerinden kusmaktadır.
MUSTAFA DURAK’IN KOMÜNİST PARTİYE ÜYE YAPILMASI.
İşin traji- komik tarafı komünizmden bu kadar nefret eden adamın , Erzurum’da ortalık tam karışmış bir vaziyette iken “ Erzurum’da Mebus Necati Yoldaş’a. Durak’la beraber merkez komitemize, yani komünist partisine üye olarak seçildiniz. Hakkı Behiç.” şeklinde bir telgraf almasıdır. Bu telgrafa karşı tepkisini konuşmasında zaten veriyor. Burada asıl tartışılması gereken,neden bu telgrafın gönderildiğidir.? İmza “Hakkı Behiç” ise de, bunu gönderenin doğrudan Mustafa Kemal olduğu açıktır..
Bunun tek açıklaması vardır. Erzurum Valisi Hamit beyden ve Kazım Karabekir’den durumun vehametini anlayan, anti-komünist gösterilerin meclise isyan boyutuna geldiğini gören Mustafa Kemal’in bunu durdurma çabasını işaret ediyor.
Birde konuşmadan anladığımız şey ,bu güne kadar ki yazılanların tersine, Erzurum ve Trabzon’da başlayan anti-komünist havanın yaratıcısının Mustafa Kemal ya da Kazım Karabekir olmadığıdır.
Mustafa Kemal traji-komikte olsa , anti-komünist isyanın şefini komünist partiye kaydederek, isyanı durdurabileceklerini düşünmüşlerdir.
KOMÜNİST PROPAGANDANIN SERBEST BIRAKILMASI
Yine bu konuşmanın devamında Mustafa Durak aynen “İki ay önce komünizm hareketi aleyhinde gönderdiğim telgrafa güvenilir bir cevap yazıldığı haberini aldığım halde henüz bir yanıt alamadım; şaşkınım.
Bu kez de İçişleri Bakanlığının vilayetlere gönderdiği genelgede, komünist partisinin belgesini taşıyan kişiler hakkında soruşturma ve takip yapılmaması emri verildiğini öğrendim. Bu duruma bakılırsa, söz konusu partinin belgesini taşıyan kişiler her türlü komünist propagandasını yapmakta serbesttir ve anlaşılan bu belgeler bir değer taşımaktadır. Meclisin yüce amacına ulaşması için gerekli olan fikir birliği, kesinlikle çoğunluğa ulaşmamış ve Meclisin şimdiye kadar defalarca ilan ettiği hedef ve amaçlarına aykırı bir partiye böyle yarı resmi bir statü verilerek onun faaliyet ve hareketlerine dolaylı olarak destek olunması yolunda, bir resmi makamdan vilayetlere genelgeyle bildirim yapılmasının ne kadar doğru olduğunu değerlendirmek gerekir.”
Mustafa Durak’ın bahsettiği bu telgrafında aynı dönemde yani Mustafa Suphi’lere yönelik linç gösterileri sırasında gönderilmiş olması da,yukarıdaki tespiti doğruladığını düşünüyorum.
Linç sırasında kullanılan ideolojik araçları etkisiz bırakmak için verilen kararlardan biri olduğu anlaşılıyor.
Bunun öncesinde kısacası TKP’nin kuruluş sürecine bakalım.
KURULUŞ KONGRESİ
10 eylül 1920 tarihinde Türkiye Komünist Partisi kuruluş kongresi Bakü’de başlar. 16 eylül 1920’de ise tamamlanır.
Kongreye sunulan raporun ilk cümlesi “her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki ,bu kongre zor ortam ve koşullarda toplandı .İstanbul işgal edilmiş,Trakya ve Batı Anadolu emperyalist güçlerin elindeydi.Ülkenin Adana ,Musul ve Kürdistan’a kadar uzanan kesimi askeri harekat alanıydı” diye memleketin “ahvali” ilk cümlede özetlenir.
TKP Mustafa Suphi’nin konuşmasında belirttiği iki temel hedef koyar. Suphi 'Türkiye'deki Ulusal Kurtuluş Mücadelesine katılmak ve enternasyonalist proletaryanın bir parçası olarak Türkiye'de üzerimize düşen görevlerimizi yapmak' diye özetleyecektir.
6 gün süren kongrede , tüzük ve program kongrenin onayını alırken, TKP İşçi ve Köylü Partisi olarak kendini tanımlar.
Kongrede tam oy hakkına sahip 32 delege ile istişari oy hakkı olan 42 temsilci katılmıştır. Bu heyet Mustafa Suphi,Mehmet Emin ,İsmail Hakkı,Hilmi oğlu Hakkı,Ethem Nejat ,Nazmi ve Süleyman Nuri’den oluşan 7 kişilik bir Merkez Komite seçer. Merkez Komitenin aldığı ilk kararlardan biri partiyi Türkiye’ye taşımaktır.
27 eylül 1920’de yapılan Merkez Komite toplantısında Anadolu’dan gelen raporlar alınır. Süleyman Sami Trabzon’da vali tarafından 3-4 gün ağırlandığını, Onların arzularının “Bolşeviklikten istifade etmek, ama Bolşevik olmamak” olduğunu söylediğini ifade eder. Süleyman Sami’nin bu seyahatinin en ilginç tarafı memleketi olan Giresun’a giderken Valilinin meşhur Topal Osman’a verilmek üzere bir evrak verdiğini, bunun üzerine eşkiyalardan oluşan bir kıta askere sahip ” diktatör” olara tanımladığı Topal Osman’la tanıştıklarını ve kendisiyle birkaç kez görüştüğünü, onun Süleyman Sami’ye “BOLŞEVİKİM”dediğini ifade eder.
Bunu da ilginç bir not olarak kaydetmek gerekir.
12 ekim 1920’deki MK. toplantısında Anadolu’daki durum ile ilgili ayrıntılı bir rapor okunur. Bu raporda uzun uzun Erzurum, Trabzon ve diğer kentlerdeki durum anlatılır.Ve Kazım Karabekir ile olan görüşme notları sunulur.
Raporun bu yazının konusu olması açısından en önemli bölümü “Burjuvazyanın İfadatı” başlığı altında yer alır.
“Trabzon ve Erzurum bölgesinden yeni gelen Salih Zeki yoldaşın haber verdiğine göre, bölge burjuvaları komünizm aleyhine gözleri dönmüş bir nefret beslemekte ve bu münasebetle Mustafa Suphi Yoldaş ve diğer bazı yoldaşların aleyhine burjuva zihniyetine has bir tarzda propaganda yapmaktadırlar.
Komünizmin kendi çıkarlarını ihlal edeceğini düşünen zenginler,sınıf şuuruyla bir takım gruplar oluşturmuşlar ve halkı kışkırtmak için uydurulmuş haberler çıkarmaya başlamışlardır. Bilhassa Mustafa Suphi yoldaşın memleketi Rusya’ya peşkeş çekip, o surette memlekette hakim bir konum sağlamak ve öteden beri burjuvaziye düşman olduğundan ,bu surette öç almak istediğine dair tebligat göndermektedir....”
Buradaki ifadeden linç duygusunun dönüş kararının duyulmasından çok önce yaratıldığını gösteriyor.
Salih Zeki’nin bu raporu Ankara hükümetinden bağımsız ,bir öfke ve nefret selinin yayılmış olduğunu söylemektedir.
Mustafa Durak’ın konuşması da, bunu doğrulamaktadır.
11 Nisan 1337 (1921)
REİS: Birinci Reis Vekili Hasan Fehmi Beyefendi
2. — BEYANAT
1. — Vilâyatı Şarkiye seyahatinden avdet eden Erzurum Mebusu Mustafa Durak Bey’in
ahvali Şarkiyeye dair izahatı.
REİS — Şark’tan avdet etmiş bulunan Erzurum Mebusu Durak Bey izahatta bulunacaktır. Buyurun efendim.
MUSTAFA DURAK BEY (Erzurum): Efendiler, ekim başlarıydı. Buradan yeni ayrılmış, seçim bölgemize gidiyorduk. O dönemde doğuda önemli olaylar yaşanıyordu.
Bilindiği üzere, o sırada doğuda
ordumuz harekete geçmiş ve Ermenistan üzerine taarruza başlamak
üzereydi. Çorum’a vardığımızda, doğudaki ordumuzun
Sarıkamış’ı ele geçirdiği haberi gelmişti. Ancak aynı
zamanda doğuda, özellikle Rusya’da, Türkiye ile ilgili bazı
meseleler ortaya çıkıyordu. Bunları kısaca anlatacağım, çünkü
değerli vaktinizi boşa harcamak istemiyorum.Hamdolsun, Ermenistan
üzerine yapılan taarruz ve hareket başarıyla sonuçlandı. Tabii
ki, yüce meclisimiz de bu durumdan haberdardır. Bu yüzden uzun
uzadıya açıklama yapmak istemiyorum. Aynı dönemde Rusya’da,
Türkiye adına çalıştığını iddia eden bazı kişiler, Osmanlı
memleketlerini ve İslam dünyasını altüst ediyor, yakıp
yıkıyordu.
Bazı eleştirilerde bulunacağım, ancak rica
ederim, şahıslar benim için kutsaldır. Yalnızca ruhsal ve
toplumsal durumlarımız hakkında konuşacağım. O dönemde
memlekette bir Bolşeviklik meselesi gündemdeydi. Ancak
Bolşevikliğin ne olduğunu bilenlerimiz oldukça sınırlıydı,
desem doğrudur. Halk, Bolşevikliği kurtarıcı olarak görüyor ve
gerçeği muhtemelen kimse bilmiyordu. İtiraf edeyim, geçen yıl bu
zamanlarda burada bulunduğumuzda, filanca yerden gelen kırmızı
ordu dediklerinde, Rusya’dan bize yardım gönderiyorlar
sanıyordum. Bilmiyorduk ki memleketimizin içine fitne sokuyorlar;
bundan haberim yoktu.
Erzurum’a
vardığımda, izin verirseniz daha öncesini anlatayım, burada da
bazı partiler kurulmaya başlamıştı: Komünist Partisi, Halk
Zümreleri vesaire... Bunların hepsinin altında Bolşeviklik vardı.
Benim hissiyatım buydu, belki yanılıyorum, ama sonuçta bu mesele
ortaya çıktı.
Bana
da teklif etmişlerdi, ancak katılmadım. Ben milletin kaderini
omuzlarıma almışım. Milletin geleceğiyle oynayan insanların çok
dikkatli ve ileri görüşlü olmaları şarttır. Bu yüzden uzun
süre araştırma ve inceleme yaptım, geçtiğim yerlerden bilgi ve
pek çok belge topladım. Erzurum’da, kongreden dönenlerden bilgi
aldım. Bildiğiniz üzere, geçen yıl Rusya’da, Bakü’de bir
kongre düzenlenmişti. Kars’a gittim, Rusya’dan dönen birçok
kişiyle görüştüm. Gümrü’ye gittim ve özellikle Bolşevikleri
kendi gözlerimle gördüm; gerekli bilgileri topladım. Elimde
belgeler mevcut.Efendiler, vardığım sonuç şu: Bolşeviklik
nedir?
Sanırım bu konuda saygıdeğer heyetinizi biraz
bilgilendirebilirim. Belki yanılıyorum, ama Bolşeviklik,
komünistlik, iştirakçilik; bunların ayrısı gayrısı yoktur.
Bolşeviklik, Rusya’da çoğunluk anlamına gelir.
Bolşeviklik
ve komünistlik adına Türkiye hesabına çalışan aşağılık
kişiler, Rusya’da Mustafa Suphi ve arkadaşlarıdır. Onların
gizli komitelerinden çıkan notları sunacağım, okuyacaksınız.
Onlar, tüm Türkiye adına vekil olarak çalıştıklarını iddia
ediyorlar. Size pek çok isim okuyacağım. Ben, Türkiye’nin Büyük
Millet Meclisi’nden başka vekil tanımıyorum.
Siz kimsiniz,
sizi kim gönderdi, elinizdeki yetki belgesi nedir?Efendiler,
Bolşevikliğin dört temeli vardır; aksini iddia eden buyursun:
Dinsizlik: Allah yoktur. Bu, temel ilkeleridir efendiler.
Milliyet yoktur. Bir sosyaliste veya Bolşevik’e milliyetini sorarsanız, “Milletim insanlıktır, dünyadaki tüm insanlar milletimdir” der.
Vatan yoktur.
Efendilik yoktur.
Bolşevikliğin
temelleri bunlardır. Şimdi küçük bir örnek vereyim: Bir adam at
alıyormuş. Arkadaşı sormuş, “Yahu, hayvanının kaç ayağı
var?” Adam cevap vermiş, “Üç ayağı var. Biri istediği zaman
çifte atar, ikincisi ve üçüncüsü yoktur.” Allah’ı
tanımadıktan sonra o ilkeler yerin dibine batsın! Bolşeviklerin
dinsizlik programlarından birkaç madde okuyayım:
Rusya
Komünist Partisi’nin kabul ettiği programda… (Bir satır
eksik.)
Komünist kendi programında kabul ettiği… (Bir satır
eksik.)
Dolayısıyla hiçbir zaman hiçbir yerde uygulanmamış
bir yönetim şeklini kendine rehber edinmiştir. Ben kanaatimi
söylüyorum, gördüğümü ve işittiğimi anlatıyorum.Peki, bu
komünistliği kim ortaya çıkardı, nereden kaynaklandı?
Efendiler,
Yahudilerden kaynaklandı.
Anlatayım: Rusya’da Yahudiler
zaman zaman ihtilaller çıkardılar. Zaman zaman onlara kılıç
sallandı. Kalanlar İngiltere’ye, Almanya’ya ve her tarafa
dağıldılar. Hiçbir yerde toplumsal bir düzen kuramadılar.
Hükümetleri olmadı, gittikleri her yerde kovuldular, dayak
yediler. Düşündüler, taşındılar, bir hükümet kuramadılar.
Sonra fırsat buldular, Rusya’da çalıştılar, çabaladılar ve
bunu ortaya çıkardılar. Evet, liderlerinin yüzde doksan beşi
Yahudi’dir. Buradaki elçileri de Yahudi’dir. Kongrede
toplananların, İtalya ve Fransa’dan gelenlerin yüzde doksan beşi
de Yahudi’dir. Hatta Yahudilerin propagandaları için bir gazete
bile var. O gazeteden bir şey okursam, kanaatlerimi
doğrulayacağınızı umuyorum.Bakınız, efendim: Buhara
Cumhuriyeti bir Müslüman memleketidir, bilirsiniz. Rusya’da
birçok yer Bolşevikliğe boyun eğmişken, orada bazı halklar hala
isyan halinde ve Bolşeviklere teslim olmamıştır.
Buhara
Cumhuriyeti halkı cahil kalmış; halkı aydınlatma ve eğitim
konusunda çalışılacaktır. Örneğin, 75 gece okulu açılmıştır.
Eğitim Rusça, Türkçe ve Yahudi dili üzerinedir. Dikkat çeken
maddeler şunlar:
Yahudiler bütün dünyaya hâkim olmak
istiyorlar. Yine o maddeden söylüyorum: Sınıflar ve dinî
propaganda arasındaki bağlar… (Bir satır eksik.) Dini bâtıl
inançlardan kurtarmak için… Din neden onların işine gelmiyor?
Çünkü dinde namus var, ahlak var, iyilik var, her şey var. Bunlar
onların işine gelir mi? Tabii ki gelmez. Sonra milliyet meselesi,
efendiler. Onlarda milliyet yoktur; milliyet, insanlıktır. Peki,
milliyeti nasıl sürdürecekler?
Bugün yirmi yaşından büyük
olanların Bolşeviklikte yaşama hakkı yoktur. Yirmi yaşından
sonra herkes ölüme mahkûmdur. Ama zamanla öldürecekler. Ben
propaganda yapmıyorum, gerçek bu. Hocaları, aydın sınıfı
öldürürler; sonra zenginleri, burjuvaziyi öldürürler.
Neden
yirmi yaşından büyükleri öldürüyorlar? Çünkü onları bu
fikre getirmek imkânsız. Müslümanları bir yana bırakın,
Hristiyanları bile bu fikre getirmek mümkün değil.Efendiler, rica
ederim, ben konuşmamı bitirdikten sonra isteyen çıkar,
konuşur.
Müsaadenizle, konuyu dağıtıyorum. Bugün yirmi yaşında olanların yaşama hakkı yoktur. Çünkü programlarında bir madde var: Çocuk yuvaları kuruyorlar. Henüz okul çağına gelmemiş çocuklar için yuvalar açıyorlar, çocukları alıp o yuvada yetiştirecekler.
Bugün üç yaşındaki çocuk yirmiye
vardığında onun da yaşama hakkı olmayacak. Kadınlar ortak
maldır. Evlilik meselesi yoktur. Onların evliliği şöyle: Çarşıda
gezerken birini yakalar, mukavele memuruna giderler: “Beni aldın
mı?” “Aldım.” Nikâh olmadığına dair kanıt sorarsanız,
şunu gösterebilirim: Bolşevikliğin bir kitabı.
Bolşeviklikte
evlilik meselesi kökten reforme edildi. Kadın artık erkeğin esiri
değil. Evlenmek isteyenlere hiçbir engel yok.
Boşanma artık
yoktur. Evlilik, servet ve baskıyla yapılan bir işlem değildir;
iki tarafı birleştiren tek şey sevgidir.
Gayrimeşru
çocuklara da dikkat edilmelidir. Anne ve baba, bu çocuklara meşru
evlatları gibi bakacaktır.
Efendiler, nereye gidiyoruz?
Az
kalsın, ince bir ip kalmıştı, yakında ölecektik. Bu mesele
ölmüştür, efendiler.
Çalışmazsa ekmeği
yoktur. Emziren kadınlar her üç saatte bir süt verebilir. Yalnız
lütfetmişler, kadınları ve on altı yaşından küçük çocukları
gece işlerinden muaf tutmuşlar. Peki, memleketi nasıl
yöneteceklermiş? Mesela, Ankara’da bir şirket kurulacak, ama
şirket değil; mesela ekin ekenler, çiftçiler, herkes gidip
ekecek, sonra burada genel bir ambar var, ürünlerini oraya koyacak,
hepsini getirip o ambara dolduracak.
Herkes toplar, kor. Kime?
Lazım olanlara. Kimler? Çalışanlar. Efendiler, bugün bir kenarda
duralım. Herhangi bir devlet, ordusunu düzenli bir şekilde idare
edebilir mi? Ordu, kimi yerde aç kalır, kimi yerde susuz kalır.
Bir
de bütün dünyanın üretimini birleştirip bir ambara koyacaklar
ve oradan dağıtım yapacaklar. O zaman ne olacağız? Bolşeviklikte
herkes memurdur; çiftçi, çoban, ekinci, satıcı, bakkal memurdur.
Çünkü hiç kimsenin mülkiyet hakkı yoktur. Efendiler, herkes
memur olursa işleri kim yapacak?
Örnek vereyim: Size masa
başında yazı yazma görevi, bana da bir bodrumda kömür çıkarma,
taş çıkarma görevi verecekler. Ben orada çalışmayacağım,
zorla çalıştıracaklar. Neden sen masa başında çalışıyorsun
da ben kömür madeninde çalışıyorum? Sonra Bolşeviklik ekonomik
olarak da memleketi öldürür.
Neden? Çünkü rekabet yoktur.
Neden rekabet yoktur? Mesela, bir köyde iki çiftçi var. İkisinin
de üçer çift öküzü ve üçer çiftlik yeri olduğunu düşünelim.
Biri çalışıyor, elli kile tohum kaldırıyor ve cesur bir adam,
gece gündüz durmadan çalışıyor. Diğerinin de üç çift
hayvanı ve o kadar tarlası var.
Biri elli kile, diğeri yüz
elli kile alıyor ve hepsini o ambara koyuyor.
Böyle olursa
fazla üretim olur mu? Ne olur? Memleket aç ve sefil olur.
Efendiler, bugün Rusya açlık ve sefalet içindedir. Yiyecek ekmek
bulamıyorlar. Hatta aşırı bir komünist, komünistliği şöyle
övüyordu: “Adamımı gönderdim, üç gün bekledi, bir gecelik
gazyağı verdiler. Allah belanı versin!”
Rusya’da adam
başına bir funt ekmek veriyorlar, yani 120 küsur dirhem. Şu anda
onu bile veremiyorlar. Yemek namına hiçbir şey kalmamış,
memleket sefalet içinde yuvarlanıyor. Gözümle gördüğüm bir
örnek vereyim: Rusya’ya giden kişiler, koca Rusya’ya götürmek
için tenekelerle kavurma yaptırdılar. Elli kilo fasulye, sucuk,
pastırma, peynir aldılar; hepsini Erzurum’da topladılar,
götürdüler. O zengin memlekette bizim birkaç adamımız yiyecek
bulamayacak, sefaleti düşünün! Kadınlar çırılçıplak;
ayakta, üstte hiçbir şey yok. Artık nasıl anlatayım? Rusya’daki
bu sefaleti görenler hayret ediyor:
Rusya, bir iki yılda nasıl bu
kadar büyük bir sefalete düştü? Efendiler, bu konuları
kapatıyorum; biraz da Rusların facialarından
bahsedeceğim.
Bolşevikler, Azerbaycan’da, Türkistan’da,
Buhara’da, Başkurdistan’da büyük facialar yaptılar. Her türlü
vahşeti işlediler.
Buhara’da namus bırakmadılar, ismet
bırakmadılar.
Buhara’dan gasp edilen eşya ve mücevherat on
sekiz vagona doluydu. İçinde Cengiz Han’ın hazinesi bile vardı.
Bunlar ahlaksız ve namussuz ellerde harcanıyor. Fukara bunlardan
faydalanmadı, kimse bir şey alamadı.
Binlerce aydın evlat bir günde kurşuna dizildi. Buna karşılık, dört aydır Ermenistan’da Bolşeviklik ilan edildi. Çünkü maksat İslam’ı yok etmek, parçalamaktır.
Gözlerinizi iyi açın ve zannetmeyin ki Ruslar bizi parçalamayacak. Onlar Bolşevikliği memlekete süs olsun diye sokmuyorlar. Maksatları bizi mahvetmek. Efendiler, Türkiye komünistliği kabul etseydi - Mustafa Suphi’nin raporu var, onda da göreceksiniz - Türk’ün başkenti Moskova olacaktı. Bizi birdenbire Moskova’ya bağlayacaklardı. Bu parti burada da var, onlarla ne kadar bağlantılı olduklarını bilmiyorum, hükümet düşünür. Onların politikası; bizimle dost olmak, ittifak yapmak, bizi doğuda hâkim göstermek...
Ruslar zaten bu
politikalarıyla başka yerleri ele geçiriyorlar. Bizim nüfuzumuzdan
faydalandılar. Türkistan’ı, Buhara’yı, Azerbaycan’ı ele
geçirdiler. Zavallı Müslümanlar aldanıyor, bu meselelerin
farkında değillerdi.
Ne zaman anladılar? Epey zaman geçtikten sonra. Ruslar bizim maddi ve manevi nüfuzumuzdan çok faydalandılar. O Müslüman memleketlerini feci durumlara soktular. Sanıyorum ki Türkistan ve
Azerbaycan yavaş yavaş kendilerini kurtaracak. Onlar da Rusların ne olduğunu anlıyor. İnşallah kurtulacaklar. Rusların politikası sadece bizi değil, bizi ele geçirdikten sonra İran’ı, ardından Hindistan’ı ele geçirmektir. Efendiler, dört aydır Ermenistan’da Bolşeviklik hüküm sürüyor. Taşnaklar hâlâ Ermenistan’a hâkimken, Rusların Ermenistan’da birkaç kişiyi kurşuna dizdiği yok. Çünkü Ermeniler, Rusların elinde bize karşı bir silahtır ve emin olun bir gün bize karşı kullanılacaktır.
Gürcüler zavallı bir millettir, onları insan saymıyorum. Türkistan’ın Kazan vilayeti henüz Bolşeviklere teslim olmadı.Ruslar neden Ermenileri böyle tutuyor? Ermenileri tutmalarının büyük bir amacı var. Kendileriyle bizim aramıza bir set çekiyorlar ve daima böyle bir kurdu aramıza sokacaklar. Efendiler, Ruslar doğuda, bahsettiğim yerlerden milyarlarla parayı memleketimize gönderiyor ve aleyhimizde kullanıyorlar. Gerçekten bu memlekete çok para geldi. Zannetmeyin ki gelmedi. Türkiye Komünist Partisi’nin programı ve kararları…
MUSTAFA
BEY (Tokat): Burayla bağlantıları mı var?
MUSTAFA
DURAK BEY (Devamla): Türkiye’den başka bir yer düşünemem.
Efendiler, Bakü’deki gizli komitenin seçim belgelerini okuyorum:
Bu oturum sadece kongre üyeleri arasındadır. Kendi el yazılarıdır,
taslağın aynısıdır. Önce teşkilat tüzüğü, madde madde
kabul edilerek merkez yürütme kuruluna yetki verilmiştir.
Burada
bazı karalanmış yazılar var. Görevlendirilen yoldaşlar aşağıda
belirtilmiştir:
Mustafa Suphi Yoldaş: İttifak görüşmeleriyle…
Mehmet Emin Yoldaş: İkinci başkan olarak 27 oyla…
Üzülerek söylüyorum, Trabzon’da alıkonulmuştur. Hasan Bey ikinci başkan olduğu halde orada duruyor. Onu Trabzonlulardan koruyan yok. Hilmi oğlu Hakkı, Süleyman Nuri, İsmail Hakkı, Nazmi, Ethem Necat – dün açık duruşmaya gitmiştim, bu ismi orada duydum – Süleyman Sami, Lütfi Necdet, İsmail, Çitoğlu yoldaşlar hesap müfettişliğine; Hasan Sait, Asım Necati Selim, Mehmet oğlu yoldaşlar merkez heyeti adaylığına seçilmişlerdir.
Efendim, bunlar Bakü’de Türkiye adına çalışan aşağılık ve serseri kişilerdir. Hepsi Türkiyelidir. Bunların yardakçıları hakkında da bir rapor vereceğim: Mustafa Suphi’nin altı yıllık hizmetlerini içeren ve kuruluş dönemi adıyla önemli bilgiler gösteren bir rapor.
Bu raporda bazı isimler öğrenilecek. Mesela, Erzurum’a ve Trabzon’a kimler gitmiş, Ankara’ya kim gelmiş, ne yapmış, anlaşılacak. Bunlardan başka İstanbul’a iki kişi gönderilmiş: Mithat ve Abdurrahman. Zonguldak’a Abdurrahman ve Ahmet yoldaşlar, Trabzon’a ve Rize’ye Çerkes Yusuf Kemal Yoldaş – bizim Yusuf Kemal Bey değil, yanlış anlaşılmasın. Nahçıvan ile Anadolu arasında bağlantıyı sağlamak için Cemal Hakkı Yoldaş… Giresun’a Kemal, Salih Zeki, Hilmi, Hakkı, Nurettin yoldaşlar… Efendiler, burada Naciye Yoldaş adında birinin kadınlık hakkında dört maddelik bir konuşması kabul edilmiş, şimdi okuruz.Ayrıca, Türkiye adına Rusya’ya gidip gelip mekik dokuyanlar var.
Bakalım, yüce heyetiniz bunlardan kimseyi tanıyor mu? Mahmut Şevket, Baha Şakir, Tokatlı Asker İmamı Mesut Efendi adında biri var. Duyduğuma göre bu zat altı bin lira almış.
Görüyorum ki, efendiler, bu saydığım adamları kimse tanımıyor.
Bu sefiller kimlerdir ki memleket adına çalışıyorlar?Hükümet, meseleyi ciddiyetle ele alır; bugünden sonra gerekli girişimleri yapar.
Bu sefilleri tüm Rusya’da tanıyan yok. Bunlar kimlerdir ve kimin vekâletini taşıyorlar? Hükümet bunlara fırsat vermez ve Rusya’da da girişimlerde bulunursa belki zararlarını önlemek mümkün olur.
Efendiler, Yüzbaşı Kâzım adında bir adam Erzurum’a gelmiş, ben de oradaydım. Rusya’da, Türkistan’da, Buhara’da çalışıyormuş, kimsenin haberi yok.
Erzurum’dan Bayburt’a gittiğinde, Bayburt’ta jandarmaymış. Küçük bir propaganda yapmak istemiş. Telgraf çeker çekmez cephe komutanlığına şikâyet ettik. Cephe komutanı bunu gözaltına aldırdı. Vilayetteyken geldi, cebinden belgeler çıkardı, Buhara’daki birçok hizmetinden bahsetti. Nişanlar çıkardı… Kimin nişanı olduğunu anlayamadım. Şöyle hizmet ettim, Buhara’da şurada, burada… Ben işe hiç karışmadım. Sonunda bir belge daha çıkardı, “Umum Türkler adına” diye imzalı. Bunu kazara okudum; okuyunca kalktım, elini tuttum: “Sana vekâleti kim verdi, kimin adına çalışıyorsun, Allah belanı versin, ne adına hareket ediyorsun?” dedim. “Beni takdir edersiniz” dedi. Bilakis, seni kınıyorum, lanetliyorum, Allah belanı versin. Sen ne yetkiyle Türkiye’yi temsil ediyorsun, dedim.
Efendiler, Kars’ta bulunduğum sırada komünistlerin ilk partisi memlekete geliyordu ve bu parti ile ikinci parti arasında başkanlık kavgası vardı.
Doktor Fuat Sabit ile Kars’ta ve önemli yerlerde uzun tartışmalar yaptık. Onun peşinden Mustafa Suphi büyük bir tantanayla Gümrü’ye geldi. Ben de Kars’taydım. Aceleyle
Erzurum’a dönmek istiyordum.
Doktor Fuat Sabit birkaç yandaşıyla Erzurum’a gelmişti. Geldiğinde bir heyet gitti, “Sizi kabul etmiyorlar” dediler, memleketten kovdular.Birkaç gün geçti, Kars’taki arkadaşlarımız, yani oradaki Müslümanlar, onlara dediler ki: “Memleketimizi 48 saat içinde terk edeceksiniz.” Bu arada bir meseleden daha bahsedeceğim. Geçen yıl bu vakitler, doğu cephesindeki ordunun Bolşevik olduğu söyleniyordu. Biz de, “Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?” diye soruyorduk.
İki ay önce Mustafa Suphi Erzurum’a geleceği sırada, biz kargaşayı, her şeyi göze aldık.
Çünkü Erzurum’da ordudan şüpheleniliyordu:
Din yok, milliyet yok, bağımsızlık yok, ne için yaşayacağız?
Bu düşüncelerle her şeyi göze aldık.
Ordu
komutanlığına bir telgraf yazdık: “Erzurum ordudan biraz şüphe
ediyor, çünkü ordu Bolşevikliğe biraz eğilim gösteriyor.”
Ama
biz ordularımızın Bolşevik olmadığına ve olmayacağına
emindik. İki gün sonra doğu cephesi komutanlığından on beş
sayfalık bir telgraf geldi.
Telgrafta genel politikamızdan
uzun uzun bahsediliyor ve sonuçta, “Ordu içinde Bolşeviklik
propagandası yapanları kovdum. Bolşeviklik namına orduda hiçbir
şey yoktur, bundan emin olabilirsiniz” deniliyor. Efendiler,
Mustafa Suphi’nin Erzurum’a geleceği anlaşılınca, İçişleri
Bakanlığı’nın bazı vilayetlere gönderdiği genelge bizi son
derece kuşkulandırmıştı.
Çünkü herkesi hazır biliyoruz.
Herkes kurtarıcı bir güç bekliyor.
Ama Mustafa Suphi
Erzurum’a girip alkışlandıktan sonra bu müsamahalar
yapılıyor.
Bilmiyorum, bu müsamahalar siyasi mi, idari mi
yapılıyor?
Çünkü Ruslar bizi bu şekilde öldüreceklerdi.
Efendiler, Erzurum halkı galeyana geldi, son derece öfkeliydi.
Zaten o sırada Müdafaa-i Hukuk Heyeti’nin istifası,
Bolşeviklerle temas edilmesi nedeniyle ortaya çıkan tepkiden
kaynaklanmıştı.
Orada bir yokluk vardı. Bu yokluğu
doldurmak ve çalışmak için Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni yeniden
canlandırmak için toplandılar. Toplantılarında, Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti programı esas alındı.
Yalnız
üç maddelik bir program daha yapılmış: Antikomünist… Yani
komünistliğe karşı savunma. O sırada bu gereklilik görülmüştü
ve bu teşkilattan hükümetin ve polisin haberi vardı.
Yanlış
anlaşılmasın, bu başka bir cemiyet değil, yine Müdafaa-i
Hukuk’tur. Efendiler, halk öyle bir heyecana kapılmıştı ki,
yedi yaşından yetmiş yaşına kadar herkes heyecan içindeydi.
Halk, içlerinden yirmi kişilik bir heyet oluşturdu.
Heyet
gitti, gerekli önlemleri aldı ve yüce heyetinizi de
bilgilendirdi.
Benim de bazı telgraflarım var, onları da
okuyacağım.
MUSTAFA DURAK BEY (Devamla): Necati’nin komünist olduğuna dair bir bilgim yok.
Efendiler, Erzurum halkı gerekli önlemleri aldı.
Mustafa Suphi ve yandaşları Erzurum’a geleceği zaman, halk
dükkânlarını kapattı: Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar…
Bunlar, daha önce Erzurum halkının kendilerini karşılamaya
çıktığını söyleyerek alay ediyorlardı.
Ama istasyona
yaklaşınca üzüldüler, biraz dinlendikten sonra trenden
indirildiler ve bana söz verildi.
Sordum: Zaten Mustafa
Suphi’nin kökenini Erzurum iyi tanır.
Son zamanlarda
Kastamonu Valiliği’nde bulunan Ali Rıza Bey’in oğludur. Babası
da ondan memnun değil ve kovmuş. Yirmi kişilik heyet de beraber
gelmişti ve Kars’ta ordu tarafından gözetim altında
tutuluyordu. Bunların Rusya’ya geri gönderilmesi siyasi olarak
uygun görülmüyordu.
Bana söz verdiler: “Oğlum, nereden
gelip nereye gidiyorsun, kimin adına konuşuyorsun, nesin?”
dedim.
Halk sinirlenmişti; gösteriler yaptılar, bağırdılar,
çağırdılar, yirmi kişilik heyet de yanlarındaydı. Kartopu gibi
bir şeyler, bir şeyler… Trene bindirilip kovuldular.
Tabii
Trabzon’a da böyle gittiler.
Trabzon’a kadar hiçbir köy,
kahve, han onları kabul etmedi, ekmek bile vermedi. Sekiz dokuz gün
ekmeksiz, aç ve susuz Trabzon’a vardılar.
Yollarda değirmen
köşelerinde kaldılar herhalde. Trabzonlular da onlara ekmek
vermedi. Trabzonlular hazırlanmış, motorlarını hazır etmiş…
Trabzon halkı da Değirmendere’de tezahürat yaparak bekliyor.
Onlar da belki daha fazla hakaret görürüz diye gece geldiler…
(Bir satır eksik.) İşte Mustafa Suphi böyle gitti. Kâzım hâlâ
doğu cephesinde.
Efendiler, bu arada benim de bazı
yazışmalarım var ve telgraflarımın zapta geçmesini istiyorum.
Siz de bunlar hakkında bilgi edinirsiniz. Efendiler, Erzurum’a
vardığımın birkaç gün sonrasıydı. Buradan bir telgraf aldım:
"Erzurum’da Mebus Necati Yoldaş’a. Durak’la beraber merkez komitemize, yani komünist partisine üye olarak seçildiniz. Hakkı Behiç."
Erzurum’a gittikten sonra beni açıktan açığa telgrafla komünistliğe davet etmeleri gücüme gitti. Tabii ki o zaman şu telgrafı yazdım: Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa
Kemal Paşa’dan Hakkı Behiç Bey’e:
Orada iken de komünizmin memleketimizde uygulanamaz olduğu kanaatindeydim. Buraya varışım, halkla temasım ve derin araştırmalarım sonucunda bu kanaatim daha da pekişti. Seçim bölgemde buna taraftar tek bir kişi bile düşünmüyorum. Zaten bunun İslamiyet’çe de kabul edilemeyeceği kanaatindeyim. Haber aldım… Komünist partisi içinde ismimin bulunmamasını rica ederim. Tabii bu arada yüce heyetinize de bir telgraf göndermiştim:
Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na:
Orada bir komünist
partisinin kurulduğunu ve gıyabımda yapılan seçimde propagandaya
memur edildiğimi haber aldım. Bu mesleğin Türkistan’da ve
Azerbaycan’da yarattığı tahribatı göz ardı etmeyi
vatanseverlikle bağdaşır görmediğimden, yapılan teklifi
reddederim. Saygıdeğer arkadaşlarımın bu önemli hususa
dikkatlerini ve vatansever ilgilerini çeker, telgrafımın Meclis’e
arzını rica ederim. O sırada Kars’taydım. Bir buçuk ay sonra
döndüm, Erzurum’a geldim.
Arkadaşlarımızdan
Besim Atalay Bey, Tevfik Rüştü Bey, Rıza Nur Bey ve Soysallı
İsmail Suphi Beyler oraya gelmişlerdi.
Meclis’te
telgrafımın okunup okunmadığını sordum. İsmail Suphi Bey,
“Okundu, size teminatlı cevap yazılması kararlaştırılmıştı;
hatta o gün Trabzon’dan da bir telgraf vardı” dedi. O gün
vilayetten anladım ki İçişleri Bakanlığı vilayetlere bir
genelge göndermiş, genelgede, “Komünistlik vesikası taşıyan
kişiler hakkında soruşturma yapılmasın” deniyor.
Buna da
kızdım doğrusu ve şu telgrafı yazdım:
“İki ay önce
komünizm akımı aleyhinde verdiğim telgrafa teminatlı cevap
yazıldığını öğrendiğim halde henüz cevap alamadım;
şaşkınım. Bu kez İçişleri Bakanlığı’nın vilayetlere
gönderdiği genelgede, komünist partisi vesikası taşıyan kişiler
hakkında soruşturma ve takip yapılmaması emri verildiğini
öğrendim. Bu durumda, bu vesikaları taşıyan kişiler her türlü
komünist propagandasını yapmakta serbesttir ve bu vesikalar
değerli addedilmektedir. Meclis’in yüksek amacına
ulaşması için gerekli olan fikir birliği, kesinlikle çoğunlukla
sağlanmamış ve Meclis’in bugüne kadar defalarca ilan ettiği
hedef ve maksatlarına aykırı bir partiye böyle yarı resmi bir
statü verilerek onun icraat ve hareketlerine destek olunması
yolunda, bir resmi makamdan vilayetlere genelgeyle bildirim
yapılmasının ne kadar doğru olduğunu takdir etmek gerekir.”
Halkın her geçen gün artan sinirliliği nedeniyle… Bunların… bağımsız ve sabit olmayan, halk tarafından hatalı görülen meseleler hakkında aydınlatma yapılması acilen gereklidir. Bu telgrafımın, halkın hislerine tercüman olarak Büyük Millet Meclisi’ne sunulmasını ve mutlaka bir karar alınarak genel dağılma ve parçalanmaya meydan verilmemesini rica ederim. Efendiler, sonra bir telgraf daha göndermiştim ve Ethem’i sormuştum. Ethem’in durumunu biliyordum, o tarafa geçtiğini de biliyordum. Buna cevap olarak şu telgrafı aldım:
10 Ocak 1921:
Komünist akımı hakkındaki telgrafınızda bir siyasi niyet seziliyor. – Muhtemelen benim bir siyasetim olduğu anlaşılmış. – İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi, komünist partisi vesikası taşımayan kişiler hakkında soruşturma yapılması şeklinde değil, belki de komünist oldukları iddiasıyla karışıklık çıkarma ihtimali olan serserilerin komünistlikten bahsetmesi, yeni kurulan partinin esasına dayanıyor. – Ben de onu soruyorum. – Bu şekilde Hükümet’e bağlılığı bilinen kişilerin meslek hakkında faaliyet yürütmeleri yasaklanacak ve böylece memleketin huzuru sağlanacaktır.
Büyük Millet Meclisi Hükümetinin, onu oluşturan siyasi nedenlerden ilham alan temel çizgileri, bir hayat ilkesi olarak belirlenmiştir ve tüm millet tarafından seçimle tespit edilmiştir. Bu çizgilerin aksine ne bir karar ne de bir icraat olmuştur. Yalnız, memleketin yüksek menfaatlerini düşündüklerini zanneden bazı arkadaşlar tarafından Halk İştirakiyyun Partisi kurulmuş ve bu partinin resmi usullere uygun olarak Hükümet’ten istediği vesikayı vermemek, serbest bir yönetimin ilkelerine uygun düşmezdi. Hiçbir partinin veya mesleğin, memleketin huzur ve sükûnunu bozmasına asla izin verilmeyeceğine Erzurumluların güvenmesi ve tam bir emniyet göstermesi gerekir.
Ethem, kıtalarıyla Yunan içindedir ve şiddetle takip edilmektedir. Yakında sonucunun müjdelenmesi bekleniyor. 17 Ocak 1337. İmza: Mustafa Kemal.
Tabii efendim, açık söyleyeyim, bu telgraf ne beni tatmin etti ne de Erzurum halkını…
HAŞİM BEY (Çorum): Neden?
MUSTAFA DURAK BEY (Devamla):
Nedeni
şu: Buraya şu telgrafı yazdım:
*Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına:
Komünizm akımları hakkında
verdiğim telgraflardan bir siyasi niyet anlaşıldığını
söylüyorsunuz. Bundan hiçbir anlam çıkaramadım. Eğer bunda
bana bir siyasi niyet atfedilmek isteniyorsa – ki bunu ummuyorum –
bunun yanlış anlaşıldığını tüm varlığımla temin
edebilirim.
Mecliste bulunduğum süredeki hal ve hareketlerim hakkında bir fikir ve kanaat oluşturduğunuzu tahmin ediyorum.
Ne bir partinin övücüsüyüm ne de başka bir partinin yericisiyim. Gerçeği olduğu gibi görür, söyler ve kanaatimi ifade ederim.
Yaşadığımız bu kritik günlerde siyasi hırslar peşinde koşmanın affedilmez büyük bir suç olduğunu anlayanlardanım. Bununla birlikte, zatı devletinize sarsılmaz samimi saygılar beslerim. Şimdi asıl meselenin özünü anlatayım: Paşa Hazretleri, bu çevrede komünizm aleyhinde büyük bir akım olduğuna ve bunun her geçen gün yayıldığına kesinlikle inanınız.
Trabzon, Erzurum’la aynı fikirdedir ve meseleyi ciddiyetle ele alınız. Çünkü halk bu yeni mesleği yakından tanımış, araştırma ve incelemelerde bulunmuş, programlarını okumuş, özel adamlar göndermiş ve tüm sırlarına vakıf olmuştur.
Zavallı Azerbaycan’ın, Buhara’nın, Türkistan’ın, Başkurdistan’ın acı ve elim durumlarını bilmeyen yok gibidir. Özellikle Şuralar programlarındaki siyaset, halkın öfkesini aşırı bir noktaya taşımıştır. Burada ben, oldukça ciddi bir baskı altındayım.
Her gün halkın gruplar halinde başvurularına maruz kalıyorum. Maalesef telgraflarla verilen cevaplarla halkı tatmin edemedim.
Belki meselenin ciddiyeti anlaşılamamıştır. Şimdi ben bununla ilgiliyim. Kars’ta bulunduğum sırada, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden ve halktan, bu günlerde yeni bir cemiyetin kurulduğu ve yirmi kişilik bir yönetim kurulunun halk tarafından… Komünizm ruhunu aşılamak için Mustafa Suphi ve yandaşlarının istasyona gelişlerinde tüm halk tarafından gösteri yapılarak kovulmalarından Meclis’in haberdar olup olmadığını bilmiyorum.
Ben,
maddi ve manevi sorumluluktan kurtulmak için meseleyi tüm
açıklığıyla Meclis’e sunmayı bir görev, bir borç sayıyorum.
Meselenin büyüklüğünü takdir ettiğim için tüm yazışmalarımın
zapta geçirilmesini özellikle rica ederim. Şunu da belirtirim ki,
Erzurum halkı Büyük Millet Meclisi’nin desteğiyle bu işi
başarmaya kararlıdır. Çünkü bu halk, Büyük Millet Meclisi’ne
sarsılmaz bir azim ve güvenle bağlıdır. Canını ve her şeyini,
kutsal değerlerini koruma uğrunda feda eder.
Bu
uğurda hayatını hiçe sayar. Şurası da kesindir ki, Erzurum
halkı Ruslarla dost olmak, hatta müttefik olmanın faydalarını
veya zararlarını da farkındadır. Ancak İslamiyet’le
bağdaşmayan komünizm ruhunu yok etmek için ne pahasına olursa
olsun yemin etmişlerdir. Umarım bu açıklamalarımın vatansever
bir açıklama olduğuna inanılır ve böylece tüm halkın
hislerine tercüman oluyorum. Gerekli önlemler alınsın efendim.*
BAŞKAN: Vakit geçti, oturumu kapatıyorum.


Yorumlar
Yorum Gönder