Yalçın Küçük Üzerine Tezler: Bir Eleştiri Denemesi
Yalçın Küçük Üzerine Tezler: Bir Eleştiri Denemesi
Marc Bloch, "kökenlerin idolü" eleştirisinde, bir selin yalnızca dağlardan gelen tek bir kar sızıntısıyla değil, görünmeyen birçok kaynakla beslendiğini söyler. Tarih, mazinin peşine düşmek değil, bu çok katmanlı akışı anlamaktır. Yalçın Küçük üzerine düşünmek de benzer bir çabayı gerektirir: Onun hakkında söylenecek her şey, bu çok katmanlı ve çoğu zaman çelişkili mirasın yalnızca bir parçasına temas eder.
En başta gelen zorluk, Hoca’nın kendisini akademisyen olarak değil, “sosyalist/siyasal eylemci” olarak tanımlamış olmasıdır. O bir masal anlatıcısıdır; salt gerçeğin yavanlığının farkındadır ve başkasına ait masalı büker, yontar, süsler, bolca spekülasyonla yoğurarak sunar. Onun için tarihi ve sosyal olayları kuru kuruya anlatmak ile spekülasyon sosuyla sunmak arasında dağlar kadar fark vardır. Özellikle sol cenah, Hoca’nın gruplar arası tartışmalara bulaşmamasını bir erdem saymış, söyledikleri ne kadar absürt olursa olsun, üretkenliği karşısında duyulan mahcubiyetle başka hiç kimseye gösterilmeyecek bir hoşgörüyü ondan esirgememiştir.
Üretkenlik açısından kendisiyle karşılaştırılabilecek tek isim belki de Hikmet Kıvılcımlı’dır. Akıllarına ilk geleni yazıp bir daha geri dönüp kontrol etmeye tenezzül etmemek, her ikisinin de ortak zaaflarıdır. Ancak sosyalist teoriye katkı meselesi elbette apayrıdır.
Hoca’nın “Yazdıklarımı bilmiyorum. Benim dışımdadırlar. Yazmadıklarımı biliyorum. İçimdedirler” sözü bu ihmalkârlığın estetize edilmiş ifadesidir.
Dilleri ve üsluplarındaki benzerlik ise apayrı bir makale konusudur; tek cümlede anlatmak gerekirse: “Izdırabı yazan değil, okuyan çeker.” Dervişten gelen kelamın yükünü derviş değil, mürit taşır “.manasında...
Asıl mesele, birden fazla Yalçın Küçük’ün olmasıdır. Ölümü öncesinde kim hangi Yalçın Küçük’e sahip çıkacağını bilemediğinden, gönülden sahip çıkan az olmuştur.
Ölüm sonrası ise cenaze töreni bile bu karmaşık kişiliğe uygun bir çeşitlilik ya da absürtlük sergilemiştir: Bir tarafta kızıl bayraklar, diğer tarafta askeri tören, bir başka yanda imam duaları.
Hoca, 1980 öncesinde sol gruplar içinde çok bilinen ya da bilenler tarafından özel bir saygı duyulan bir figür değildi. Belki buna, 1970’lerde TİP’in ikinci kuruluş çalışmalarına katıldıktan sonra 1978’de partiden ihraç edilmesi neden olmuştur. Ama asıl solculuk ününü 1985 sonrasındaki “solda birlik” çizgisiyle kazandığını biliyoruz. *Türkiye Üzerine Tezler* ve *Aydın Üzerine Tezler* gibi hacimli çalışmalarının ilgi toplaması bu döneme denk düşer. Ne var ki, 1990’lardan itibaren Kürt siyasal hareketine, özellikle de Öcalan’a yanaşmasıyla siyasetler üstü kimliği ortadan kalkmış, bu ilgi tükenmiştir. Fakat kısa dönemin mirası hatırına aleyhinde fazla bir şey söylenmemiştir. Ölümüyle birlikte, sadece Kürtlerin ve sosyalistlerin değil, herkesin kendine göre bir Yalçın Küçük’ü olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin Oray Eğin’in anı yazısından, TÜSİAD üyesi iş adamlarına tarih dersi verdiğini öğreniriz.
Sosyalizm ve Sovyetler Birliği Hakkında Söyledikleri
*Aydın Üzerine Tezler*’de Hoca, Türkiye aydınının dört işlemden en çok toplamayı bildiğini, bölmekten korktuğunu, sürü kompleksiyle aydın olmaktan çıktığını söyler. Kendisini bir Sovyetolog olarak tanımlayan Yalçın Küçük’ün Marksizm ve Sovyetler Birliği hakkında söyledikleri ise bu eleştirinin dışında kalamaz. Bilinenin aksine, yazdıklarının çoğu 1980 öncesi düşüncelerinin ürünüdür. İlk eseri *Sosyalist Açıdan Ekonomi Politik: Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu*’dur. 90’lardan sonra kaleme aldığı *Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çöküşü* gibi kitaplarda bu ilk çalışmasından verimli bir şekilde yararlanmıştır.
Ne var ki, Hoca’nın Marksizm ve Sovyetler Birliği konusunda genel geçer söylemlerin dışında farklı tahlilleri pek yoktur. Söyledikleri çoğu zaman yüzeysel, teori açısından sıradandır. Bu sıradanlık ve sığlık, büyük ölçüde kullandığı kaynakların yetersizliğinden kaynaklanır. 1970’lerde hangi kaynakları kullandıysa, ölünceye kadar aynı kitapları referans vermiştir. Oysa onun döneminde resmi kanallarca sunulan “Sovyet Tarihi”, yaşananın değil, üretilenin tarihidir. Troçki gibi siyasal öznelerin yazdıkları bir tarafa, Edward Hallett Carr, Isaac Deutscher, N.N. Sukhanov, Alexander Rabinowitch ve Tony Cliff’ten habersizdir. Kendisini Sovyetolog olarak tanıtır; fakat 1905 Devrimi, öncesindeki Narodnik gelenek, Şubat Devrimi ve ardından gelen süreç hakkında ya bilgisizdir ya da bilmiyormuş gibi davranır. Stalin dönemiyle ilgili olarak ise birkaç şablonun dışında hiçbir şey söylemez. Tek söylediği, “Troçki de denildiği kadar kötü bir adam değildi” minvalini aşmaz.
Hoca’nın bir diğer özelliği, birbiriyle alakasız konuları, teorik yenilik iddiasıyla birbirine bağlamaya çalışmasıdır. *Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çöküşü*’nün girişinde Marx’ın ütopyacılarla mücadelesini ele alırken, Marx’ın geleceği projelendirme tasarılarını sansür ettiğini söyler. Burada “sansür”den neyi kastettiği belirsizdir.
Hemen ardından *Komünist Manifesto*’yu Marx ve Engels’in determinizmi formüle etmesi olarak gördüğünü ifade eder: “İşçi sınıfının değiştirici misyonuyla ilgili hiçbir ampirik olgu ve bilgi bulunmuyor.”
Oysa bu iddia, Anti-Marksistlerin yıllardır tekrarladığı bir determinizm masalından başkası değildir. Manifesto’da “işçiler arasındaki rekabetten ileri gelen yalıtılmışlıklarının yerine, bir araya gelmelerinden doğan devrimci birliktelik” vurgusu varken determinizmden bahsetmek anakroniktir. Bu nedenle, Manifesto’nun o meşhur cümlelerini determinist bir metafizik olarak değil, işçi sınıfını harekete geçirmeyi amaçlayan retorik bir ifade olarak okumak gerekir.
Marksistler zaten Manifesto’yu Yalçın Hoca gibi değil, Marx'ın yazdığı şekilde anlar.
Yine aynı kitapta Bakunin’den bahsederken, “Marx, çubuğu fazla sayılabilecek ölçüde büküyor” gibi alegorik ifadeler kullanır. Hoca’nın lafı süsleme sevdası yüzünden muradını anlamak çoğu zaman mümkün olmaz. “Çubuğu bükme” metaforuna olan düşkünlüğüyle hemen alakasız bir konuya sıçrar: “Menşevikler, Lenin öncesi Marksizm’e, Lenin’den daha çok yakındır.” der.
Hoca’nın Menşevikleri neden Bolşeviklerden daha fazla Marksist gördüğü belirsizdir. Dahası, ilerleyen bölümde Menşevikleri Eduard Bernstein’le ortaklaştırır. Rus Marksizmi’nin babası Plehanov’dan ise neredeyse hiç bahsetmez; Plehanov olmadan Menşevizmi anlamak imkânsızken, bu büyük bir eksikliktir.
Sorun şudur: Hoca, Menşevik yazın hakkında doğru dürüst bir bilgiye sahip olmadığı halde, varmış gibi yaparak onları Lenin’den daha “Marksist” ilan etmektedir. Aynı şekilde Pyotr Struve hakkında yazdıkları da bilgi yanlışlıklarıyla doludur. Lenin’in ilk eseri *Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi*’ni Struve’yi “doğrulamak” için yazdığını söylemek, tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz. Zira Lenin, 1903 sonrasında Struve için “siyasi bir hokkabaz, hain ve dönek” ifadelerini kullanmıştır.
Stalin, Troçki ve “İyimser Marx”
Yalçın Küçük’ün analizindeki en belirleyici eksenlerden biri, Stalin ve Troçki’yi birbirini ortadan kaldıran değil, tamamlayan iki figür olarak görmesidir. Ona göre Troçki’nin 1930’lardan itibaren girdiği karalama politikaları reddedilmeli, (ne demekse !) ancak ne Stalin hayranlarının abartılı övgüsüne ne de Troçkistlerin tarihin günah keçisi ilan etmesine konu edilmelidir.
Stalin, Lenin’in işaret ettiği görevi mümkün olan en üst başarıya ulaştıran liderdir. Hatta daha ileri giderek, “İyimser Marx” başlığı altında topladığı tezlerle şunu söyler: Eğer Lenin olmasaydı, Marx bir iktisat doktrini olarak kalırdı; eğer Stalin olmasaydı, Lenin’in devrimi, Avrupa’da patlayıp sönen bir isyandan farksız olurdu. Lenin’in eserini kalıcı yapan Stalin, Marx’ı yaşatan da Lenin’dir.
Stalin’i Havari Paul’a benzetmesi de bu çizginin bir uzantısıdır: Nasıl Pavlus, İsa’dan ayrı bir din kurduysa, Stalin de Marksizm’i yeniden kodifiye etmiştir...der..
Bu yaklaşım, Hoca’nın reel sosyalizmin çöküşünü anlama biçimini de belirler. Ona göre sistem, bürokrasiye iktidarı kaptırdığı için değil, sürekli olarak ilerleyemediği, gençleşemediği için yıkılmıştır. “Pedalı çevirmeyi durduran bisikletli gibi düşen sosyalizm, asıl olarak Stalin sonrası dönemde, özellikle de Stalin pratiğini Marksizm’den temizleme çabalarıyla çözülmüştür. Kruşçev’den Gorbaçov’a uzanan çizgi, sosyalizmin temel ilkeleri olan eşitlik (uravnilovka) ve ortakçılıktan vazgeçtikçe, kapitalist restorasyonun önünü açmıştır. Der. Ona göre, pazar mekanizması tek başına kapitalizm değildir; asıl tehlike, pazar mekanizmasının özel mülkiyetle birleşmesidir.
Yalçın Küçük için Stalin, ne bir canavar ne de bir azizdir. O, olumsuzluklar üzerine olumluluklar kurabilen, Lenin'in devrimini kalıcılaştıran, ancak bunu yaparken ağır bedeller ödeten bir dönemin ürünüdür. Küçük Stalin yorumunu, esas olarak Sovyet deneyimini "bütünlüklü" kavrama çabasının bir parçası olarak tespit eder. Ona göre sistem, bürokrasiye iktidarı kaptırdığı için değil, sürekli ilerleyemediği, gençleşemediği için yıkılmıştır. Yine Stalin’i bu ilerleyememenin hem faili hem de kurbanı olarak görür.
Yalçın Küçük’ün Sovyetler Birliği ve Marksizm yorumu, kendisinin de sıkça eleştirdiği “akademik doğrulara” saplanıp kalmamak adına, çoğu zaman kaynak zenginliğinden ve analitik derinlikten feragat eden, alegoriler ve spekülatif sıçramalarla örülü bir anlatıdır. Onun masal anlatıcılığı, okuru büyülerken aynı zamanda sığlıkları da örter.
Kulak tasfiyesi adı altında milyonlarca insanın çalışma ve ceza kamplarına gönderilmesi, bizzat Stalin’in tuttuğu kayıtlara göre 4,5 milyon insanın açlıktan kırılması, yine resmi kayıtlara göre en az 688.000. kişinin uyduruk yargılamalar ya da hiç yargılamadan Troyka adı verilen cellat sürüleri tarafında katledilmesi, yine bu cinayetleri işleyen cellat sürülerinin başka cellat sürüleri tarafından yok edilerek, geride hiçbir tanık bırakılmaması, Kollektivizasyonun getirdiği toplumsal yıkım gibi şeyler hocanın hiçbir şekilde ilgisini çekmez.
Tek bir cümle etmek gerekir se, Stalin savunucularının, Stalin’i savunmaya çalışırken kullanmaya çalıştıkları tüm argümanları ,Yalçın Küçük hiçbir yenilik katmadan başımızdan aşağı dökmeye devam eder.
Kısacası hoca netameli hiçbir konuya girmez.
Filistinli felsefeci Edward W. Said “ duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık,bir entelektüelin dinleyicilerini mutlu etmesi diye bir şey söz konusu olamaz; işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı olmaktır. Entelektüel belli bir toplum için ve o toplum adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanaati temsil etme,cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir.” der.
Sonuç olarak; Yalçın Küçük’ün entelektüel tanımı ile sol adına söyledikleri/ söylemedikleri şeyler arasındaki derin uçurumu inkar etmemek gerekir. Hocanın kendine özgü üslubu, spekülasyonla iç içe geçmiş anlatımı ve “masal anlatıcılığı” eleştirel bir analizi zorlaştırır.

Yorumlar
Yorum Gönder